. .
21.05.2022

27.06.2017 13:55


Referandumun ardından düzen siyasetine yeni dizayn

AKP’nin emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi karşısındaki konumunu da zayıflatan referandumun ardından, iktidar kurumları arasında değil, fakat faşist partiyi yedeğine alan dinci iktidar ve düzen muhalefeti arasında süren rejim krizi karşısında yeni bir denge arayışı gündeme geldi.

Rejim krizine “can simidi” olarak gündeme gelen anayasa referandumu sorunu çözememiş, 16 Nisan’daki sonuçları bakımından krizi yeni bir mahiyete kavuşturmuş oldu. İktidar savaşındaki siyasal kazanımlarına hukuksal bir meşruiyet kazandırmak ve bunun ifadesi olarak dinci-faşist rejimini kalıcı bir biçime kavuşturmak isteyen AKP iktidarı, 16 Nisan’da siyasal ve moral yenilgi yaşadı. Çok az bir farkla, üstelik yasal geçerliliği hep tartışmalı kalacak biçimde kazandığı oy üstünlüğü, dinci iktidarın siyasal hesaplarının zora girmesini engelleyemedi.

AKP’nin emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi karşısındaki konumunu da zayıflatan referandumun ardından, iktidar kurumları arasında değil, fakat faşist partiyi yedeğine alan dinci iktidar ve düzen muhalefeti arasında süren rejim krizi karşısında yeni bir denge arayışı gündeme geldi.

AKP’nin gücü ve açmazları

Emperyalizmin Ortadoğu’daki “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında model ülke yaratma planıyla kurulan ve 2002’de hükümet koltuğuna oturan AKP, “Ilımlı İslam” olarak ifade edilen dinci gericiliğin egemenliğinde liberal bir rejim için emperyalistlere -özelde ABD emperyalizmine- ve yerli burjuvaziye önemli hizmetlerde bulundu.

AKP’nin en önemli gücü kitle desteği, emekçi sınıflar üzerindeki denetim kapasitesiydi. Dinci-gericiliğin emekçi sınıflar üzerindeki siyasal etkisi ve tarikatlar aracılığıyla kurulan örgütsel tahakküm, siyasal ve örgütsel olarak emekçilerin denetim altında tutulması demek oluyordu. Tam da bu sayede sermayenin ihtiyaçlarını hayata geçirirken emekçiler cephesinden önemli bir sorunla karşılaşmıyor, belli açılardan sorun yaşadığı sermaye kesimlerini de en azından müdahalesiz kalma konumunda bırakıyordu.

Yanı sıra AKP, 2009’dan bu yana sıradan bir hükümet olma sınırlarını aşarak kendisini bir iktidar gücü konumuna yükseltme başarısı gösterdi. Son olarak, suç ortağı Fethullahçı çete ile girdiği çatışmanın ve cemaat açısından hezimetle sonuçlanan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, iktidar kurumlarını tümüyle tekeline almış oldu.

Her şeye karşın emperyalistler ve yerli burjuvazi tarafından kullanışlı olmasını sağlayan bu iki temel “güç kaynağı”na rağmen, dinci iktidar bir dönemdir yaşadığı çok yönlü açmazlara çözüm bulabilmiş değil. AKP iktidarının bugün yaşadığı en önemli açmazın ekonomi alanında olduğu biliniyor. Ranta dayalı ekonomisinde krizin patlak vermesini, başını Katar’ın çektiği Arap ülkelerinden gelen kayıt dışı sıcak parayla önlemeye çalışıyor. Bu icraatı piyasa dengelerini bir düzeyde korusa da, yapısal sorunlarını çözmediği yerde kırılgan bir hale getiriyor ve en küçük bir olumsuzlukta kriz riskini kapıya dayandırıyor. Buna bağlı olarak uluslararası para piyasalarında değerini koruyamaması, Türk lirasının dolar ve avro karşısında önemli ölçüde değer kaybetmesi gibi sorunlar, ekonomiyi Türkiye burjuvazisi için kritik eşiğin ötesine götüremiyor. Yandaş sermayeyi palazlandırması ve giderek daha etkin bir güç haline getirme çabaları da ekonomik alandaki açmazını derinleştiren bir rol oynuyor.

AKP’nin açmaz içinde debelendiği ikinci alan, bugüne kadar çeşitli popüler tanımlamalara konu olan dış politika alanı oluyor. Dış politikadaki çöküşün en özlü ifadesi, Ortadoğu’da kendisine biçilen misyonun geride kalması ve Suriye savaşında etkisiz piyon konumuna düşmesi oldu. Bir süre öncesine kadar emperyalizmin Ortadoğu hesaplarında önemli bir misyon biçilen AKP iktidarının, gelinen yerde, emperyalistler arası hegemonya savaşının en açık biçimiyle kendini gösterdiği Suriye savaşında oyun dışına itilmesinin sonucu, başından itibaren emperyalizmin taşeronluğunu yaptığı ve saldırgan bir politika izlediği savaşta yaşadığı hezimetin göstergesi oldu. Bölgenin emperyalistler arasında yeniden paylaşımının gündemde olduğu süreçte de AKP’nin sıradan bir hizmetkârdan öteye geçemediği gerçeği ortada duruyor. Bunun yanında AKP batılı emperyalistlerle ilişkilerde de ciddi problemler yaşıyor. Gerici iktidar, bu alandaki açmazını “esip gürlemeleri”yle iç politika malzemesi yapmaktan öteye geçemiyor. Zira Türkiye sermayesinin ve ekonomisinin batılı emperyalistlere olan mecburiyeti, AKP’nin söylemdeki restlerini hayata geçirmesine izin vermiyor.

Açmazların aşılamadığı bir başka alan ise AKP’nin iç politikası oldu. Kitle desteğini koruma, emperyalistlere ve sermayeye hizmetini yerine getirme konusunda işine yarayacak adımları atarken hiçbir ilkeye bağlı kalamayan ve karşısına çıkan koşullara göre “kıvrak” bir gündelik politika izleyen AKP, esasta toplumsal düzeni dinci gericilik ekseninde yeniden şekillendirme hedefine dayalı bir iç politika izlemeye çalışıyor. Fakat bunu yaparken, farklı toplumsal kesimleri yine farklı düzeylerde rahatsız ve tedirgin ediyor. Toplumun gerici temellerde kutuplaştırılmasını, bizzat AKP tarafından gündemde tutulan iç savaş tehditleri izliyor. Bu durum da ülke atmosferini her an patlamalara hazır hale getiriyor. İç politikasındaki bu açmazına karşı yapabildiği tek şey ise iktidarını baskı ve zorbalığın dozunu arttırarak korumaya çalışmak oluyor. Toplumu zorba yöntemlerle denetim altında tutmaya çalışıyor. Düzen muhalefetinden devrimci ve ilerici güçlere kadar tüm toplumsal muhalefet üzerinde devlet terörü estiriyor.

Düzen siyasetinin yeniden inşası ihtiyacı

Kitle desteği ve iktidar kurumları üzerindeki denetimi sayesinde eriştiği güç, emperyalistler ve Türkiye burjuvazisinin AKP’yi süpürme konusunda elini bağlıyordu. Yaşadığı açmazları aşamaması nedeniyle uzunca bir süredir gözden çıkarıldığı bilinen AKP’nin ipinin çekilememesi bu nedenleydi. Emperyalistler her şeye rağmen AKP’yi bölgedeki piyonları olarak kullanmaya devam ederken, en sonuncusu 7 Haziran seçimlerinde görülen “AKP’yi hizaya çekme” girişimlerinden beklediği sonucu alamayan Türkiye burjuvazisi, esas olarak da emperyalistlerden aldığı güvenle siyasal gelişmeleri daha çok “izleyici” olarak takip ediyordu. Son dönem, böylesi bir denge içinde akıyordu.

Ne var ki, AKP’nin 16 Nisan’da yaşadığı siyasal ve moral yenilgi, emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi için yeni bir müdahale ihtiyacı doğurdu. AKP karşıtlığı ekseninde oluşan kitleselleşme ve gerici iktidarın siyasal meşruiyetinin sorgulanması, egemenler için yeni bir düzen siyaseti inşa etme sorununu daha yakıcı hale getirdi. Projesi emperyalistler tarafından çizilen AKP’yi değil, ama Tayyip Erdoğan’ı etkisizleştirmek ve gerici iktidarı siyasal olarak dengede tutacak bir düzen muhalefeti oluşturmak, emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi için önemli bir ihtiyaç haline geldi. Bu ihtiyaç kapsamında da 2019 hazırlıkları için kollar sıvandı.

“İktidarının şu son yıllarında kendileri için giderek bir soruna dönüşen Tayyip Erdoğan’a başarı şansı bulunan bir alternatif hazırlayamamak, batılı emperyalistlerin bir açmazıydı. Bunu bugüne kadar daha çok AKP içinden aradılar ve denediler, ama başarılı olamadılar. Referandum süreci ve sonrasının ortaya çıkardığı yeni güçler tablosu, emperyalist güç odakları ve TÜSİAD burjuvazisini bu konuda yeni bazı tercihlere yöneltecek gibi görünmektedir. MHP tabanını kontrol edebildiği referandum tablosu üzerinden açığa çıkmış bulunan MHP muhalefeti ile CHP üzerinden bu denenecektir. Emperyalist finans çevrelerine sözcülük eden basın organlarında Meral Akşener’in şu günlerde özellikle anılması bu açıdan rastlantı değildir.” (16 Nisan referandumu üzerine, tkip.org)

Emperyalistlerin ve Türkiye burjuvazisinin düzen siyasetine vereceği şekli bugünden tam olarak tanımlamak mümkün değil. Burjuva basının köşeleri bu konuda teorilerle dolu. Fakat yansıyanlar, düzen siyasetinin tüm aktörlerinin bugün hummalı bir çaba içinde olduklarını, hepsinin de emperyalistlerin ve burjuvazinin yeni düzeninde kendilerine yer açmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Gerici iktidara “siyasal ortak”

Düzen siyasetinin yeniden dizaynında konumlandırılmak üzere öne çıkan aktörlerden biri, siyasal İslam’ın Tayyip Erdoğan çizgisi dışında kalan kesimidir. Aynı zamanda Erdoğan’ın eski yol arkadaşları olan bu kesim, daha referandumu önceleyen süreçte düzen siyasetinin gündemini hayli işgal etmeye başladı. AKP’nin kurucu kadrolarından Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç gibi isimler üzerinden kendini gösteren bu kesimin parlatılmasıyla, bir yandan sermaye düzeninin AKP’nin kuruluş sürecindeki siyasal inisiyatife ihtiyacı olduğu mesajı verilirken, bir yandan da AKP’yi “içeriden” zayıflatma yönünde müdahalede bulunuluyor.

Bunun yanında, siyasal İslam’ın Türkiye’deki etkili temsilcilerinden biri olan ve geçmişten bugüne sermayeye önemli hizmetleri bulunan “milli görüş” çizgisi de yeniden revize ediliyor. Erdoğan’ın da hocası olan Erbakan’ın mirası Saadet Partisi, önce 1 Kasım seçimlerinde ardından da referandum sürecinde sermayenin burjuva basın aracılığıyla gündemde tuttuğu düzen partilerinden biri oldu.

Sivas Katliamı’ndaki uğursuz rolüyle hatırlanan bir genel başkanı bulunan Saadet Partisi’nin, AKP’nin kurucu kadrolarıyla dirsek temasında bulunması, sıklıkla birlikte anılmaları ve poz vermeleri, bu gericilik odağının da yeniden dizayn edilecek düzen siyaseti içinde etkili bir yer tutacak olması ihtimalini güçlendirdi.

Toplumsal muhalefete “çatı” denetimi

Modern sınıfların ve bunun ifadesi çelişkilerin olduğu, önemli bir sınıf mücadelesi deneyimine sahip, sonuncusu Haziran Direnişi’nde görülen sarsıcı sosyal patlamaların yaşandığı Türkiye gibi bir ülkede, bunları yaratan dinamiklerin denetimi, düzenin çarklarının sorunsuzca dönebilmesi için hayati önem taşıyor. Emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi de sosyal ve sınıfsal sorunlarla boğuşan Türkiye’de her an her vesileyle patlamaya hazır bulunan toplumsal mücadele dinamiklerini denetim altında tutabilmek yönünde çaba harcıyor. Bu çaba yaşamın her alanında farklı araçlarla kendi ifadesini buluyor elbette. Ama düzen siyaseti içinde bu çabanın karşılık bulması konusundaki en etkili aktör, geçmişten bugüne sosyal demokratlar, bugünkü haliyle CHP oluyor.

AKP karşısında sönük bir burjuva muhalefeti izleyen CHP, bugüne kadar AKP için de önemli bir avantajdı. Gerici iktidarın en hayati saldırılarında bile CHP’nin izlediği çapsız muhalefet çizgisi, Tayyip Erdoğan tarafından da “minnetle” anılıyordu. CHP’nin bu tutumunun bir yanında düzenin bekasını koruma kaygısı varken, bir yanında da AKP gibi yasa/kural tanımadan davranan bir iktidar karşısında etkisiz ve zaten iktidarın ele geçirdiği düzen kurumlarından medet uman muhalefet anlayışı vardı.

CHP özü itibarıyla bu muhalefet anlayışını kenara koymuş değil. Fakat dinci iktidarın pervasız saldırılarına karşı toplumun önemli bölümünde biriken öfkenin kendini dışa vurmaya başlaması, özellikle de anayasa referandumunun sonuçlarındaki hilelerin düzen siyasetinin meşruluğunu sarsması, CHP için yeni bir sürecin başlamasını zorunlu kıldı. Geçmişten bugüne toplumsal mücadelede stepne görevi gören CHP, yeni dönemde hem sokak mücadelesi üzerindeki denetimini pekiştirme hem de parti tabanında çapsızlığı nedeniyle mevcut yönetimine karşı tepkinin artmasını engelleme yönünde adımlar atmaya başladı. AKP’nin dizginsiz saldırılarının ucu CHP’li milletvekilinin tutuklanmasına kadar varınca, genel başkan Kılıçdaroğlu’nun yollara düşerek “adalet” araması, yine bu ikili yaklaşımın ifadesi oldu.

Emperyalistler ve Türkiye burjuvazisi, referandum sonrası yeniden dizayn edilen düzen siyaseti için de CHP’ye bu rolün devamını yazdı. Açık ki CHP bugün için sermaye adına devleti yönetme gücü ve kapasitesine sahip değil. Fakat kendisine biçilen misyona göre CHP, toplumsal mücadele dinamiklerini denetimi altında tutacak, sol hareketin bir bölümünü -özellikle “ulusal cumhuriyetçi” kesimini- yedeğine alacak, AKP’nin saldırıları pervasızlaştığı noktada karşısına dikilerek törpülemeye çalışacak.

Irkçılık silahına “yeni” barut

Bugüne dek, işçi ve emekçilerin siyasal bilincini kötürümleştirmek ve ihtiyaç halinde şovenizmi körüklemek için sermaye düzeninin en etkili araçlarından biri faşist partinin kendisi oldu. Komünizm düşmanlığında siyasal İslamcılarla yarışan, başta Kürt halkı olmak üzere farklı ulus ve milliyetlerin hak arama mücadelesine karşı “savaş güruhu” yetiştiren MHP, sermaye devleti için vazgeçilmeyen ve her zaman el altında tutulan silah işlevi gördü. Yakın zamanda şefleri Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’ın kalem müdürü olarak davranmaya başlamasıyla birlikte kendisini daha net olarak gösteren çatlakların alacağı şekil de bu süreçte belirginleşmeye başladı. Bahçeli’ye bayrak açan Meral Akşener ve Sinan Oğan gibi muhalif kanat, sermaye devletinin ırkçılık silahına “yeni” barut olmak için çaba harcarken, referandum sonrasında bu kanadın gündeminde “yeni bir siyasal oluşum” olduğu dile getirilmeye başlandı.

AKP iktidarının yargı ve polisi kullanarak Bahçeli’ye sahip çıkması ve korumaya almasına karşın MHP’deki muhalif kanadın kendi tabanlarındaki etkisinin artmış olması tesadüf değil. Zira sermaye düzeni tarafından önleri açılmış bulunuyor. “Yeni bir siyasal oluşum” söylemlerinin de başını CHP’nin çektiği diğer düzen güçleriyle yapılan görüşmelerin ardından daha belirgin olarak dile getirilmesi bu açıdan ayrıca dikkate değer bir durum.

Düzen siyaseti ve HDP

Düzen siyaseti içinde kendisine yer bulan bir başka siyasal güç ise HDP oluyor. Düzen partilerinden farklı olarak, HDP’nin bu alanda kendine yer bulması emperyalistlerin ve sermayenin projelerinden çok, Kürt halkının mücadele birikiminin bir yansıması olarak kendisini gösteriyor. Öyle ki, her seçimde türlü baskılara, parlamentoya girmelerini engellemek için başvurulan ayak oyunlarına rağmen değişen oranda milletvekili sayısıyla parlamentoda bulunması, Kürt halkının örgütlü gücünün sonucudur. Elbette emperyalistler ve Türkiye burjuvazisinin, HDP’nin mecliste temsil edilmesine esaslı bir itirazı bulunmuyor bugün. Türkiye burjuvazisi için, HDP’nin parlamentoda bulunması, Kürt halkının mücadele dinamizminin düzen sınırlarında tutulması ve parlamentarizm batağına saplanmasının olanağı olarak görülüyor. Sol hareketin “demokratik cumhuriyetçiler” kanadını peşinden sürüklemesi de cabası.

Yine de HDP’ye ne sınırlarda tahammül edileceği, yalnızca Türkiye’deki değil, Ortadoğu’daki siyasal gelişmelere bağlı olarak farklılık gösterme potansiyeli taşıyor. Kürt hareketinin bölgesel planda kazandığı güç ve meşruiyet, Rojava’nın akıbeti, Güney Kürdistan’da gündeme gelen “bağımsızlık” referandumu ve bunların Türkiye Kürdistan’ına olası etkileri, sermaye düzeninin iç politikada Kürt sorununa güncel yaklaşımını belirleyecek ve HDP’nin düzen siyasetiyle ilişkisi de Türkiye burjuvazisi tarafından bu yaklaşımın ışığında değerlendirilecek.

Toplumsal çalkantılar etkenlerden biridir

Tüm bunların yanında, önümüzdeki dönemin toplumsal/sosyal gelişmeleri de düzen siyasetinin yeniden dizaynı konusundaki etkenlerden olmaya adaydır. Olası bir sosyal patlama karşısında düzen siyasetinin aktörlerinin karşılaşacağı akıbet ne olur bilinmez.

Yine de önemli ve esaslı bir noktayı hatırlatmakta yarar var:

“Türkiye toplumu çok büyük çalkantılara gebedir. Referandum sürecinin karmaşık kutuplaşmaları ve büyük gerilimleri bile bunun kanıtıdır. Türkiye’nin devrimcileri bu çalkantıda kendi devrimci konumları üzerinden etkin bir yer tutmak istiyorlarsa eğer, güç ve olanaklarının ezici ağırlığını, sınıf çalışmasına ve bu zemin üzerinden gerçek sınıf mücadelesine yöneltmek zorundadırlar. Bunun ötesindeki her yol ve tercih, niyetlerden bağımsız olarak, düzen içi çatışmanın doğrudan ya da dolaylı eklentisi olmaya götürür.” (16 Nisan referandumu üzerine, tkip.org)