. .
10.08.2020

14.01.2020 18:02


Halk hareketleri, işçi sınıfı ve devrimci parti

2019’un Ekim ayı dünyanın dört bir yanında birbiri ardına patlak veren halk hareketleriyle sarsıldı. Şili’den Lübnan’a, Irak’tan Endonezya’ya, Ekvator’dan Haiti’ye, bir dizi ülkede gerçekleşen ve günlerce süren militan kitle eylemlerine, Kasım ayında bu kez İran ve Kolombiya eklendi. Bunlara gençliğin çevresel yıkım ve iklim krizi üzerinden dünya ölçüsünde yaygınlaşan eylemleri eşlik etti. Aralık ayında cinsel ezilmişliğe, baskı ve teröre karşı ayağa kalkan Şilili kadınların eylemleri tüm dünyada yankılanırken, Fransa’da da işçi sınıfı etkili bir genel grevle mücadele sahnesinde yeniden yerini aldı. Ardından Finlandiya gibi durgunluğu ile ünlü bir ülkede yüzbin işçi greve çıktı...

Komünistler daha 1997 yılı başında, o dönemin dünya ölçüsündeki verilerinden yola çıkarak, “Dünya ölçüsünde proleter kitle hareketinin büyüyeceği ve isyanlara varan halk hareketlerinin çoğalacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz” tespitini yapmışlardı. Kitle hareketlerinin henüz sınırlı olduğu bir evrede yapılan bu tespit, sistemin yapısal çelişkilerinden hareket ediyor ve uzun yıllar içinde oluşan birikimin tahliline dayanıyordu. Sözkonusu değerlendirmede, olaylar tarihsel bir perspektifle ele alınıyor, insanlığın yeni bir tarihsel döneme girmekte olduğu vurgulanıyordu. O günden bugüne yaygınlaşan proleter kitle hareketleri ve halk isyanları da bu tarihsel dönem değerlendirmesi içinde anlamlandırılıyordu.

2019’un son üç ayının yukarıdaki örneklediklerimizle sınırlı kalmayan halk hareketleri ve bütün bir yıla yayılan çok sayıda kitle eylemlilikleri, sözkonusu değerlendirmenin ne denli isabetli olduğunu bir kez daha ve çok daha somut bir biçimde ortaya koymuş bulunuyor.

Sosyal kutuplaşma derinleşiyor, sınıf çelişkileri keskinleşiyor!

Onyıllardır belli aralıklarla patlak veren ve yaygınlaşan, yer yer halk isyanları boyutlarına ulaşan kitle hareketlilikleri kendini her bir ülkenin özgünlükleri üzerinden ortaya koysa da, tümünün kaynağında ağırlaşan sosyal-siyasal sorunlar bulunduğu tartışmasızdır. Yanı sıra, yine bizzat kapitalizmin kaynaklık ettiği ve derinleştirdiği sorunlar üzerinden (çevre, kadın sorunu vb.) oluşan büyük bir tepki birikimi var ve belli aralıklarla bunlar da dünya ölçüsünde geniş çaplı kitle eylemleri olarak kendini dışa vurmaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçi kitleler, kapitalizmin 1970’lerin ortasında derinleşen bunalımına çözüm olarak ‘80’li yılların başında gündeme getirilen, ‘90’lı yıllarla birlikte “küreselleşme” adı altında yeni boyutlar kazanan neo-liberal saldırı politikalarına, bu politikaların uygulayıcısı hükümetlere karşı giderek yaygınlaşan ve kitleselleşen eylemliliklerle ayağa kalkmaktadır. Azgın bir sömürüye, açlığa, sefalete ve işsizliğe mahkûm edilen emekçi katmanların günden güne büyüyen öfke ve tepkisini dizginlemek giderek güçleşmektedir.

Kapitalizmin üstesinden gelemeyeceği çelişkilerinin ürünü olarak patlak veren ekonomik-mali bunalımların bitip tükenmeyen faturası, işçi ve emekçilerin yaşamında her geçen gün daha da ağırlaşan bir yıkım yaratmaktadır. Sosyal sorunlar dünya ölçüsünde büyümekte, görülmemiş boyutlar kazanmış bulunan sosyal kutuplaşma derinleşmekte, sınıf çelişkileri keskinleşmektedir. Bu süreç tüm dünyada toplumsal patlama dinamiklerini büyütmekte, çok değişik toplumların ve toplumsal katmanların mücadele sahnesine çıkmalarını hızlandırmaktadır.

Servet-sefalet uçurumunun derinleşmesi, yoksulluğun küreselleşmesi bugün öylesine açık bir olgu haline gelmiştir ki, bizzat emperyalist kurumlar bu gerçeği teslim etmek zorunda kalmakta, “meta fetişizmi”ne işaret eden din adamları Marx’ın haklılığından dem vurabilmektedir.

Kapitalizm özellikle son elli yılda çok büyük bir zenginlik birikimi yaratmıştır. Her seferinde daha da ağırlaşarak patlak veren ekonomik-mali bunalımlara rağmen sağlanan bu birikimin gerisinde, milyarlarca insanın sistematik olarak yoksullaştırılması, düşük ücretlere ve işsizliğe mahkûm edilmesi durmaktadır. Kimi araştırmaların ve emperyalist bir kurum olan Dünya Bankası’nın aşağıdaki verileri bu gerçekliği tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

* Bugün dünyadaki en zengin 26 kişi, 3,8 milyar insan ile (bu dünya nüfusunun yüzde 50’sinden fazlası demektir) eşit zenginliğe sahiptir. (İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın 2019 yılı raporu)

* Dünya Bankası’nın 2000/2001 tarihli Dünya Kalkınma Raporu’na göre, 1,3 milyar insan günde 1 ABD doları, 2,8 milyar insan günde 2 ABD dolarından daha az bir gelirle yaşamını sürdürmektedir.

* Yaklaşık 900 milyon insanın yaşadığı gelişmiş kapitalist ülkeler dünyadaki toplam zenginliğin yüzde 80’ine sahipken, 3 milyar insanın bu zenginlikten aldığı pay yalnızca yüzde 1,2’dir.

Devasa bir zenginlik birikimine rağmen yoksulluğun bu denli dramatik boyutlar kazanmasının gerisinde kapitalist özel mülkiyet düzeni, onun “kâr, daha çok kâr”a dayalı temel işleyiş mantığı durmaktadır. Kar oranlarının düşmesi sermaye birikimini zora sokmakta, böylece finansal sermayenin akıl almaz boyutlarda büyümesi ve daha çok kar getiren spekülatif alanlara akmasıyla kapitalizmin çarkları işlemez hale gelmektedir. Bunun sonucu, her seferinde daha da derinleşerek patlak veren, kapitalizmin merkezlerine ulaşarak çöküş korkularını büyüten ekonomik-mali krizler olmaktadır.

1980 yılında dünyada biriken finansal varlık 12 trilyon dolar, Gayri Safi Hasıla (GSH) ise 10 trilyon dolardır. 2007 yılı sonuna gelindiğinde, finansal varlık 196 trilyon dolara fırlarken, GSH ancak 55 trilyona ulaşabilmiştir. Sistemdeki asalaklaşma ve çürümenin boyutlarını ortaya koyan bu açının bu denli hızla büyümesinde 1980’lerden bu yana kesintisiz bir biçimde uygulanan neo-liberal saldırı politikaları önemli bir rol oynamıştır. Bu politikalar sistemin sorunlarına çözüm üretmek bir yana daha da derinleştirmiş, böylece belli aralıklarla patlak veren krizlerin faturasını her seferinde daha da büyütmüştür.

Yıllardır milyonlarca emekçiyi döne döne sokaklara ve alanlara döken neo-liberal saldırganlık, sistemin aşma imkanlarına sahip olmadığı krizlerini yönetmeye bulabildiği biricik çözümdür. Krizlerin faturasının emekçilere ödettirilmesi demek olan, “reform”, “yapısal uyum” vb. adlar altında uygulanan politikalarla, işçi ve emekçilerin yaşamı tam bir cehenneme çevrilmiştir.

Bağımlı ülkelerde ödendikçe büyüyen dış borçların faturasının emekçilerin sırtına yüklenebilmesi için dayatılan reçetelerin yarattığı sonuç, özelleştirmeler, daha ağır bir sömürü ve çalışma koşulları, her geçen gün daha da düşen ücretler, esnek ve güvencesiz çalışma, işsizliğin daha da büyümesi vb. olmuştur. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve kapitalist rekabetin derinleşmesiyle birlikte, emperyalist metropoller de bu sürece dahil olmuş, “refah devleti” rafa kaldırılmış, “sosyal barış” dönemi sona ermiştir.

İşçi ve emekçilerin zorlu mücadelelerinin ürünü tüm kazanımları, en temel yaşamsal ihtiyaçları hedef tahtası haline getirilmiştir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaştırılması, emeklilik hakkının adım adım gaspedilmesi, ulaşım, elektrik, su, vb. temel hizmetlerin asalak burjuvaziye yeni kar alanları olarak sunulmasına, sürekli artırılan dolaylı ve dolaysız vergi soygunu eşlik etmektedir. Derinleşen emperyalist rekabet ve artan silahlanma yarışı, bu faturayı daha da büyütmektedir. 2018 yılında dünyada silahlanma harcamaları yıllık 2 trilyon dolara dayanmış bulunmaktadır.

Emekçilerin ayağa kalkmasının politik önemi

Sonu gelmeyen bu saldırganlık karşısında kendiliğinden patlak veren sosyal hareketlilikler, henüz sistemin kendisine yönelemiyor olsa da, ezilen emekçi yığınların ayağa kalkmasının, sistemi sorgulamaya başlamasının, “başka bir dünya” arayışının büyümesinin politik önemi yeterince açıktır.

Dünyanın dört bir yanında yaşanan bu kitlesel toplumsal patlamalar yılları bulan gericilik atmosferinin dağılmasını hızlandırmaktadır. Önü kesilemeyecek olan bu mücadeleler geleceğe dair umutları büyütecek, bu süreçlerin işçi ve emekçi kitlelerin bilincinde yaratacağı değişimler daha ileri mücadelelerin önünün açılmasını kolaylaştıracaktır.

Partimiz yeni dönemde birbirini izleyecek kitle mücadelelerinin ve halk isyanlarının büyük önem taşıyan bu stratejik değerdeki etkisine yıllar öncesinden işaret etmişti: “… Günden güne yaygınlaşan bu eylem ve isyan hareketleri, ‘89 çöküşünü izleyen dünya ölçüsündeki gerici atmosfere ve ondan beslenen propagandaya muazzam bir darbedir. İnsanlık ne ‘tarihin sonu’na gelmiştir ve ne de kapitalist düzen insanlığın ezici çoğunluğuna bir şey verecek durumdadır. Tam tersine, kapitalist sistemin onulmaz temel çelişkileri varlığını sürdürmenin ötesinde gitgide daha da keskinleştiği içindir ki, bizzat bunun harekete geçirdiği yığınlar tarihin yeni bir evresini müjdelemektedir.”

“Bu süreç bir yandan gerici burjuva propagandayı darbelerken, öte yandan yeni devrimci akımların filizlenmesine, varolanların moral ve maddi açıdan toparlanmasına ve güçlenmesine uygun bir zemin hazırlamaktadır.” (Proleter Hareketin ve Halk İsyanlarının Yeni Dönemi, Mart 1997)

Bu değerlendirmenin kaleme alındığı tarihten bu yana kitle hareketleri ve halk isyanları yepyeni boyutlar kazanmış, en durgun görünen toplumlar bile bu sürece dahil olmaya başlamıştır. Eylemlilikler giderek daha radikal biçimler kazanmakta, yasaları çiğneyerek, barikatlar aşarak alanlara akan milyonları baskı ve şiddet politikalarıyla dizginlemek güçleşmekte, emekçi kitleler ancak birtakım tavizlerle yatıştırılabilmektedir.

Dün olduğu gibi bugün de tüm sorun, bu mücadelelerin hazırladığı uygun zeminin nasıl bir bakış açısıyla değerlendirileceği, tarihin bu yeni evresinin öne çıkardığı görev ve sorumlulukların gereklerinin ne ölçüde yerine getirileceğidir.

Emekçi kitle hareketlerinin yapısal zaafiyeti

Döne döne patlak veren emekçi kitle hareketlerinin ve halk isyanlarının temel önemde yapısal zaafı, daha ileri bir mecraya akmakta zorlanmaları, genellikle bunu başaramamalarıdır. Bunun gerisinde açık politik hedeflerden ve programdan, bunu mümkün kılacak bir devrimci önderlikten yoksun bulunmaları vardır. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca emekçi büyük bir öfkeyle ayağa kalkmakta, ancak onlara önderlik etme yeteneğine sahip biricik sınıf olan işçi sınıfı henüz devrimci bir inisiyatifle ortaya çıkamamakta, bu ise halk isyanı boyutlarına ulaşabilen hareketlilikleri dahi, devrimci bir mecraya yönelmek güç ve olanağından yoksun bırakmaktadır.

Partimiz adına son eylemliliklerden hareketle altı çizildiği gibi:

“Günümüzün dünyasının büyük toplumsal çalkantılarında halen eksik olan işçi sınıfı ekseni ve önderliğidir. İşçi sınıfının öne çıkıp bu hareketlerin öncü ve temel gücü olarak hareket etmeyi henüz başaramamasıdır. Bu başarılamadığı sürece de bütün bu toplumsal patlamalar hep belli dar sınırlar içinde kalacak, ya ezilecek, ya kendiliğinden sönümlenecek ya da egemen sınıf kliklerinden biri tarafından kullanılacaktır.” (Devrimin Güncel Çağrısı: İşçi sınıfı ekseni ve önderliği / TKİP’nin 21. Kuruluş Yıldönümü etkinliğinde yapılan konuşma...)

Bu zaafiyetin aşılması, işçi sınıfının bu hareketliliklerin bir bileşeni olmanın ötesine geçebilmesine, bu mücadelelere önderlik yeteneği sergileyebilmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ise sınıfla sağlam bağlar kurmayı başarabilmiş devrimci partilerin önderliği ile sıkı sıkıya ilintilidir. Tunus ve Mısır’da patlak veren halk isyanlarının ardından toplanan TKİP IV. Kongresi’nin ortaya koyduğu “Parti, sınıf, devrim!” şiarı, halk hareketlerinin bu ortak yapısal zaafiyetini aşmanın olanaklı biricik tarihsel çözüm yolunu göstermektedir.

“Parti, sınıf, devrim!”

Komünist hareket siyasal mücadele alanına çıkışından bugüne dünya olaylarının gelişim seyrini tarihsel bir perspektifle ve marksist bakış açısıyla ele almış, tüm güncel gelişmeleri bunun içinde anlamlandırmış, görev ve sorumluluklarını da bunun üzerinden tanımlamıştır.

2009 yılında toplanan TKİP III. Kongresi’nin “İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir...” değerlendirmesi, aynı zamanda partinin temel görevlerine işaret ediyor, girmekte olduğumuz “yeni tarihsel dönem”e her alanda ve her düzeyde en iyi bir biçimde hazırlanma sorumluluğunun altını çiziyordu.

O günden bugüne yaşanan gelişmeler, özellikle Tunus ve Mısır’da yaşanan halk isyanları, bu hazırlığın çok özel önemini göstermiştir. Beklenmedik bir biçimde patlak veren bu sarsıcı halk isyanları, baskı, sömürü ve sosyal yıkım politikalarının toplumların derinliklerinde sosyal patlama dinamiklerini nasıl biriktirdiğini, fakat öte yandan, alanlara akan milyonlarca emekçiye önderlik etmek yeteneğine sahip biricik sınıf olarak işçi sınıfının kendi rolünü oynayamadığı durumlarda, olayların devrime büyüyemediğini göstermiştir.

 “Bu iki sonuç bir arada, bir yandan en durgun görünen toplumlarda bile devrimin büyük potansiyel olanaklarını, fakat öte yandan ise devrimci sınıf ile devrimci partinin hazırlığının olayların seyrindeki belirleyici önemini göstermektedir. Devrimler tarihi devrimci durumların ancak devrimci sınıf hazırsa devrime dönüşebildiğine ve devrimin ise ancak devrimci sınıfa önderlik edebilen devrimci partiler tarafından zafere taşınabildiğine tanıklık etmektedir.

“2009 yılında toplanan TKİP III. Kongresi’nin yükselttiği ‘Parti, sınıf, devrim!’ stratejik şiarının anlamı ve önemi buradadır. Bu şiar devrimci parti ile devrimci sınıfın devrimci organik birliğini vurgulamakta, bunu da devrimin kendisine ve elbette ki zaferine bağlamaktadır. Böylece hem bugünün en temel, en öncelikli görevine, yani devrimci parti ile sınıfın devrimci birliğine, hem de bunun devrimin ve zaferinin biricik gerçek güvencesi olacağı olgusuna bir arada işaret etmektedir. Bugünün dünyasında, devrimci partinin toplumun gerçekten devrimci biricik sınıfıyla devrimci organik birliği, toplumsal çatışmayı devrime doğru büyütmenin ve devrimin zaferini hazırlamanın zorunlu koşuludur.”

O halde, “kendi toplumunun işçi sınıfını devrime hazırlamak, kendi devrimci hazırlığının esas kapsamını bununla anlamlandırmak, aynı anlama gelmek üzere, parti ile sınıfın devrimci birliğini her günkü mücadele içinde geliştirip güçlendirerek geleceğe taşımak, bugün her gerçek devrimci partiyi bekleyen en temel ve en öncelikli görevdir. Bu aynı zamanda bugünkü koşullarda proleter dünya devrimi sürecine en büyük, en anlamlı katkı, dolayısıyla proletarya enternasyonalizminin de en temel gereklerindendir.” (TKİP IV. Kongresi Bildirgesi, Ekim 2012)