. .
22.09.2019

18.11.2018 23:53


Kriz, sınıf mücadelesi ve enternasyonalizm

Biz komünistler işçi sınıfının tüm dünyada çıkarları ortak olan evrensel bir sınıf olduğunun ve mücadelesinin de özünde enternasyonalist olduğunun bilinciyle davranıyor, proletaryanın dünya çapındaki zaferini hedefliyoruz. Ama bunun için de işe ulusal çapta başlanacağını, her ülke proleteryasının önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşması ve kendi devrimini muzzafer kılması gerektiğini de biliyoruz.

Kapitalizmin yaşadığı çok boyutlu bir kriz sürecinden geçiyoruz. 1929 çöküntüsünden bu yana yaşanan bu en derin ekonomik buhran, sistemin tüm dengelerini sarsmış bulunuyor.

Bunlardan ilki, emperyalistler arası ilişkilerde yaşanan önemli gelişmeler ve bunun yol açtığı sonuçlardır. Kriz, dünyadaki hegemonya bunalımını ağırlaştırdı, emperyalistler arası çelişkileri, nüfuz mücadelelerini ve pazar kavgasını kızıştırdı. Sonu gelmeyen emperyalist müdahaleler, gerici boğazlaşmalar, çılgınca bir silahlanma yarışı ve tırmanan militarizmin yanı sıra artan emperyalist-gerici savaşlar dizisi, bugünkü emperyalist-kapitalist dünyayı karakterize eden temel olgular arasında.

Bir başka gelişme, neo-lieberal saldırı dalgasının dünyayı kasıp kavurması oldu. Kapitalist dünya, işçi sınıfına yönelik bu saldırılarla geçmişin kazanımlarından ne kalmışsa tırpanlamakta, sert kemer sıkma önlemleriyle sınıf ve emekçi kitlelerin yaşamını kabusa çevirmektedir. Kapitalizm artık kendi emekçisine taviz verme olanağını tüketmekte, daha ağır saldırı paketlerini uygulamak için çırpınmaktadır.

Dizginlerinden boşalan bu neo-liberal saldırı dalgası yıkıcı sonuçlara yol açarak, işçi ve emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluğu mayaladı. Sosyal kutuplaşmanın baş döndürücü boyutlarda büyümesine ve sınıf çelişkilerinin sertleşmesine neden olan bu süreç, işçi sınıfı, emekçi kitleler ve ezilen halkların yeniden mücadele sahnesine çıkışını hızlandırdı. Sınıf ve kitle hareketleri tüm dünyada yükselmeye başladı. Emperyalist burjuvazinin buna yanıtı, siyasal gericiliği ağırlaştırmak oldu. Bu, zorlu mücadelelerle kazanılan demokratik hak ve özgürlüklerin adım adım tasfiyesi ve polis devletini inşa adımlarının hızlanması demektir. 

Öte taraftan burjuvazi krize, 1929 büyük buhranındakine benzer bir tepki göstermektedir. Yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı kışkırtarak, faşist akımları destekleyerek, sınıf ve emekçi kitleleri bölüp güçten düşürmek, birbirine düşman hale getirmek istiyor. Burjuvazinin açık destek ve yönlendirmesiyle neo-faşist hareket yıldan yıla güç kazanıyor. Bu kendisini gündelik siyasal yaşamda olduğu gibi birçok ülkede seçimler üzerinde de ortaya koymuş bulunuyor. Zira burjuva parlamenter sisteme ve biriken sorunlar karşısında işlevsizleşen klasik düzen partilerine güvensizlik artmakta, radikal politikalar etkili olabilmektedir. Faşist hareketin güçlenmesinin zeminini oluşturan kriz koşulları, tekelci burjuvazi tarafından bir imkana dönüştürülmekte, neo-faşist hareket karşı-devrimci bir alternatif olarak hazırlanmaktadır. Kapitalizmin buhranından ayrı düşünülemeyecek bu gelişmeler, bir kez daha faşizmi tehdit haline getirmektedir.

Özetle emperyalist-kapitalist egemenlik, barbarca savaşlar, canice boğazlaşmalar, ırkçılık ve faşizm üretmekte, acımasız bir kapitalist sömürü ve kâr hırsı da milyarlarca emekçiyi yıkıma, açlığa ve yoksulluğa sürüklemekte, toplumsal eşitsizlikler görülmemiş düzeyde büyümekte, sosyal sorunlar ağırlaşmaktadır. Bunların sonucu olarak emek-sermaye çelişkisi başta olmak üzere tüm çelişkiler keskinleşmekte, Tunus ve Mısır türünden halk isyanları yaşanmaktadır.

İşçi sınıfı, emekçi kitleler ve ezilen halklar ekonomik krizin yarattığı yıkım ve saldırılara karşı giderek daha fazla mücadele sahnesine çıkmaktadır. Dünya çapında yaşanan bu gelişmeler birbirini etkilemekte, enternasyonalizmin maddi temelini güçlendiren bir rol oynamaktadır.

Son yılların toplumsal mücadeleleri bir yandan adeta zincirleme olarak ülkeden ülkeye yayılma eğilimi gösterirken, öte yandan farklı bölge ya da ülkelerdeki bu mücadeleler arasındaki politik ve duygusal etkileşim dikkati çekmektedir. Tunus’ta başlayan bir halk isyanı bir anda tüm Arap dünyasına şu ya da bu düzeyde yayılabilmektedir. Mısır’daki geniş çaplı kitle hareketinin moral etkisi ABD’nin eyaletleri ya da İspanya’daki kitle mücadeleleri üzerinden yankılanabilmektedir. New York’ta ortaya çıkan ‘Wall Street’i İşgal Et’ eylemleri bir dizi başka ülkeye yayılabilmektedir.” (TKİP IV. Kongre Bildirisi, Ekim 2012)

Böylesi bir süreçte devrimci sınıf partileri ve proletarya enternasyonalizmi yaşamsal önemdedir. Yazık ki dünya proletaryası yaklaşan sosyal fırtınaları, kendi öncü partisinden, uluslararası komünist hareketten, dolayısıyla proletarya enternasyonalizmi bilincinden yoksun karşılamaktadır.

Devrimci sınıf partisi ve proletarya enternasyonalizmi

Ekim Devrimi’nin 101. yıldönümünü kutladığımız bugün, onun dersleri biz sınıf devrimcilerine ışık tutuyor. Yeni Ekimler yaratabilmenin yolu, bu tarihsel derslerden öğrenmesini bilmekten geçiyor. Devrimci sınıf partisi ve proletarya enternasyonalizmi önemli derslerden biri olarak güncel bir önem taşıyor.

Ekim Devrimi’nin başarısının temelinde, her şeyden önce, öncüleri şahsında işçi sınıfıyla et ve tırnak gibi kaynaşmış devrimci bir partinin, yani Bolşevik Parti’nin önderliği yatmaktadır. Tarihsel deneyimden çıkarılmış en önemli derslerden biri, koşulların olgunlaşmasının yanı sıra tüm mücadele alanlarında sınamalardan geçmiş ve zengin deneyimler içinde çelikleşmiş öncü bir sınıf partisi olmadan devrimin zaferinin olanaklı olamayacağıdır. Rusya’da ve bir sene sonra da Almanya’da patlayan devrimler bu gerçeğin doğrulanması olmuştur.

Bolşevik Parti’nin başarısının en önemli nedenlerinden biri, onun tartışmasız bir enternasyonal kimliğe ve bilince sahip olmasıydı. Ekim Devrimi, proleter dünya devriminin bir parçası, tetikleyicisi olma hedefiyle gerçekleştirilen enternasyonalist bir devrimdi.

Marksizm’in kurucuları başından beri işçi sınıfının kurtuluşunun ulusal değil uluslararası bir dava olduğunu ortaya koymuşlardı. Manifesto, “İşçilerin vatanı yoktur” diyor ve “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” şiarını yükseltiyordu. Zira emeğin nihai kurtuluşu ulusal planda gerçekleşemezdi. Ekim Devrimi’ne ve devrimin partisine önderlik eden Lenin, bu bakış açısını hiçbir zaman yitirmedi. Bolşevikler Rusya işçi sınıfını dünya işçi sınıfının bir parçası, Ekim Devrimi’ni de uluslararası devrimin bir parçası olarak görüyorlardı. Bu enternasyonalist ruhla yoğrulmuş Bolşevikler, dünya devrimi davasına hizmet etmek için kendi devrimlerini muzzafer kıldılar. Nitekim Ekim Devrimi batıda proleter devrimlerin, doğuda ise ulusal kurtuluş devrimlerinin önünü açarak, dünya devrimi için oynayacağı enternasyonal rolü oynamış oldu. Devrime bu enternasyonalist perspektifle hazırlanan Lenin önderliğindeki Bolşevikler, devrimden sonra da buna uygun davrandılar. Devrimci bir dünya partisini örgütleme hedefiyle kurdukları Komünist Enternasyonal (Komintern) bunun ifadesi oldu.

Kapitalizmin dünya ölçüsünde yeni bir bunalımlar ve savaşlar dönemine girdiği, milliyetçilik ve ırkçı-şovenizmin dünyanın hemen her yerinde yükselişe geçtiği bir sürecin içindeyiz. Büyük toplumsal sarsıntılar, siyasal çalkantılarla yüz yüzeyiz. Böylesi bir dönemde proletarya enternasyonalizmi perspektifiyle davranmak, işçi sınıfı saflarında şovenizmi ve milliyetçiliği alt etmek özel bir önem kazanıyor.

Biz komünistler işçi sınıfının tüm dünyada çıkarları ortak olan evrensel bir sınıf olduğunun ve mücadelesinin de özünde enternasyonalist olduğunun bilinciyle davranıyor, proletaryanın dünya çapındaki zaferini hedefliyoruz. Ama bunun için de işe ulusal çapta başlanacağını, her ülke proleteryasının önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşması ve kendi devrimini muzzafer kılması gerektiğini de biliyoruz. Bunun içindir ki dünya devrimi için ülke devrimi, komünistler için daha Ekim I. Konferans Bildirisin’de dile getirdikleri, “Tek sorumluluk dünya devrimi için Türkiye devrimine karşıdır!” şiarında somut ifadesini bulmuştur.