. .
16.11.2018

27.11.2016 01:26


Düzenin çok yönlü bunalımı ve devrim seçeneği…

(TKİP'nin 18. kuruluş yıldönümü etkinliğinde yapılan konuşma...)

Sevgili dostlar, yoldaşlar,

Bugün büyük Ekim Devrimi’nin 99., partimizin kuruluşunun 18. yıldönümünü kutlamak için toplanmış bulunuyoruz. Bu anlamlı günde bizi yalnız bırakmadığınız ve coşkumuzu bizimle paylaşmak üzere etkinliğimize katılarak bizleri onurlandırdığınız için, partimiz ve Yurtdışı Örgütü adına hepinizi en içten devrimci duygularla selamlıyorum.

“Devrimci sınıf hareketi için ileri!” gecesine hoş geldiniz.

Hala, partimizin uzun bir süre önce “bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemi” olarak tanımladığı bir dönemin içindeyiz. Dönemi karakterize eden olgulardan ilki bunalımdır. Kapitalizm günümüzde küresel çapta çok boyutlu bir krizin içinde debelenmektedir. Gösterilen tüm çabalara ve alınan tüm tedbirlere rağmen kriz aşılamıyor. Zira söz konusu olan uzun yılların birikimiyle oluşan çok yönlü, derin ve yapısal bir bunalımdır.  

Yapısal olan bunalımı aşamayan emperyalist burjuvazi, çözümü, bir kez daha geçmiştekilerden de büyük acılara, daha ağır bedellere ve daha büyük yıkımlara yol açacak olan yeni bir paylaşım savaşında aramaktadır. Her yerde ve her alanda hüküm süren emperyalist saldırganlık, ülkeleri bir viraneye çeviren işgaller serisi, bölgesel boğazlaşmalar, giderek şiddetlenen ve tehlikeli boyutlar kazanan emperyalist nüfuz mücadeleleri, azgınlaşan militarizm, çılgınlık düzeyine varan silahlanma yarışı ve devasa boyutlar kazanan savaş bütçeleri vb. gelişmeler, yeni bir emperyalist savaşın gelmekte olduğunu göstermektedir.

Gerçekte kapitalist-emperyalist sistem miadını doldurmuş ve yıkılmayı beklemektedir. Ne var ki ve ne yazık ki devrimci bir sınıf hareketinden ve bunun örgütlü ifadesi olan devrimci partiden yoksunluk nedeniyle yaşamaya devam etmektedir. Bu büyük eksiklik onun işini kolaylaştırmakta ve kendisini soluksuz bırakan bunalımın tüm yüklerini işçi ve emekçilerin omuzlarına yıkma imkanına dönüşmektedir. Dünya ölçüsünde işçilerin ve emekçilerin iktisadi, sosyal, siyasal ve tarihsel kazanımlarına saldırmakta, faşist baskı, devlet terörü ve polis devleti uygulamalarını sistemleştirmekte ve bölgesel savaşalar yürüterek ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Emperyalistler arası nüfuz mücadelelerinin, saldırganlık ve savaşların esas alanı hala da Ortadoğu’dur. Suriye başta olmak üzere Irak, Libya ve Yemen halen sıcak savaşın yıkım ve acıları içinde kıvranıyor. Bu savaşlarda yüzbinlerce masum insan yaşamını yitirdi ya da sakat kaldı. Milyonlarcası yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı, halen göçmen yaşamının çok yönlü acılarıyla boğuşuyor.

Tüm kapitalist ülkelerin, en çok da Avrupa’nın emperyalist burjuvazisi, bir yandan da bizzat sorumlusu oldukları savaşların mağdurları olan mülteciye kitleyi “sorun”a dönüştürmekte, en iğrencinden bir ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının ve gelmekte olan sınıf mücadelelerine karşı harekete geçirilmek üzere faşist parti ve akımların güçlenmesinin imkanı olarak istismar etmektedir. Bundandır ki faşizm dünya ölçüsünde yeniden bir büyük tehdit ve tehlike haline gelmektedir.

Emekçi kardeşler,

Türkiye’nin tablosu da oldukça iç karartıcıdır. Türkiye sadece kriz bölgesiyle çevrili değil, aynı zamanda kendisi de kriz içinde olan bir ülkedir. Türkiye’deki kriz de çok boyutlu, iktisadi, sosyal ve siyasal bütünsel bir krizdir. Toplumsal yaşamın tüm alanlarında ve uluslararası ilişkilerde sürekli sorun birikmekte, çözülmek şurada kalsın giderek ağırlaşmaktadır. Bu durum, toplumsal yaşamın tüm alanlarına büyük bir yıkım olarak yansımaktadır.

Günümüz Türkiye’si tarihinin en karanlık döneminden geçmektedir. Karanlığı yaratan sermaye sınıfı adına ülkeyi yöneten, dinci-gerici AKP iktidarıdır. Türkiye, bu gerici ve karanlık iktidar aracılığıyla, bırakalım bir “hukuk devleti” olmak, bir kanun devleti olmaktan dahi çıkmıştır. Hiçbir kural, yasa ve ölçü tanımayan, başında bir çılgın adamın bulunduğu, son derce keyfi bir yönetim hüküm sürmektedir. Parlamento, Anayasa Mahkemesi vb. ne kadar yerleşik kurum varsa yok hükmünde sayılmakta, ülke adeta T. Erdoğan’ın iki dudağının arasından çıkacak kanun hükmünde sözler ve kararlarla yönetilmektedir.

Bir rejim kriziyle karşı karşıyayız. Güçler dengesindeki kararsızlık nedeniyle zaman zaman geri plana düşen rejim krizine, 15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte bu kez bir devlet krizi de eklenmiştir. Dinci-gerici iktidar bu başarısız darbe girişimini diktatör Erdoğan’ın deyimi ile “tanrının bir lütfu” olarak fırsata çevirmiş, öteden beri kurmaya çalıştığı siyasal düzenini kurmak üzere, devleti oluşturan tüm kurumları deyim uygunsa yeniden dizayn etmektedir. Öyle ki, “ulusal cumhuriyet”ten nerdeyse eser kalmamıştır.

Öte taraftan Türkiye’nin, başta Suriye politikası olmak üzere, bölgeye dönük resmi dış politikası tam bir çöküntü içindedir. Türkiye 14 yıldır devletin dümeninde duran dinci-gerici AKP iktidarının maceracı  ve saldırgan dış politikası yüzünden tarihinin en büyük yalnızlığını yaşıyor. Nitekim, son dönemde gerçekleşen Cerablus seferi örneğinde görüldüğü gibi, kendi sınırının bir karış dışına çıkması dahi ABD ve Rusya’nın izni ile olanaklı hale gelmiştir. Suudiler ve Katar gericiliği dışındaki bölge devletlerinin hemen hepsi ile kavgalıdır. Efendileri nezdinde büyük bir yıpranma yaşamış olup, “güvenilmez” bulunmaktadır. İşbirlikçi büyük burjuvazinin özellikle TUSİAD’cı kanadı tedirgindir. Dış politikanın yeni boyutlar kazanan çöküntüsünün ekonomiye ağır bir fatura olarak dönmesi, bir bütün olarak düzen çevrelerinin geleceğe dönük kaygılarını ayrıca büyütmektedir.

Dostlar, yoldaşlar,

Geçmeden kısaca da olsa, sadece Türkiye’nin değil, bölgenin de en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununa dair düşüncelerimizi ve bu cephedeki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerimizi de sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Dinci-gerici AKP iktidarı ve dümeninde olduğu sermaye devleti artık yeni düzeyde bir saldırı ve savaş yürütmektedir. Bir yandan reform paketleri adı altında işçi sınıfına ve emekçilere karşı yeni sosyal yıkım saldırılarına hazırlanırken, diğer yandan Kürt halkına karşı hiçbir yasa, kural ve sınır tanımayan kapsamlı bir kirli imha savaşını devreye sokmuş bulunmaktadır.

Bölgedeki gelişmelerin basıncı altında ve Amerikan emperyalizminin özel teşvikiyle gündeme getirilen “çözüm süreci”, Kürt sorununu gerçekten çözmeyi değil, fakat sınırlı tavizlerle yatıştırıp denetim altına almayı hedefliyordu. Kürt hareketi ise bu kaba aldatmacayı ciddiye alarak, ancak devrimle elde edilebilir olanı kurulu düzenle pazarlıkların ürünü anayasal reformlarla elde etmeyi umuyordu. Gelinen yerde hem sermaye devletinin sefil hesapları ve hem de Kürt hareketinin dayanaktan yoksun hayalleri tümüyle çökmüştür.

Sermaye devleti Ortadoğu’daki gelişmeler çerçevesinde Türkiye topraklarını Amerikan emperyalizmi ve müttefikleri için yeniden bir sıcak savaş üssü haline getirmiştir. Bunun karşılığında Kürt halkının özgürlük mücadelesini hiçbir yerde tanık olunmayan bir acımasızlıkla ezme ve sindirme izni almıştır. O kadar ki, halen yürütülmekte olan kapsamlı kirli imha savaşı, ’90’lı yılları şimdiden misliyle geride bırakmaktadır. Artık hedeflenen, sadece Kürt hareketi ve öncüleri değil, bizatihi Kürt halk kitlelerinin kendisidir. Özellikle özyönetim ilanının yapıldığı il ve ilçelerde haftalar boyu süren sokağa çıkma yasakları, kentsel yerleşim bölgelerinin ordu ve polis ablukası altında tanklar ve toplarla yakılıp yıkılması, sıradan insanların sorgusuz sualsiz katledilmesi, yüzbinlerce insanın göçe mecbur edilmesi; bütün bunlar bunun ifadesidir.

Partimiz, topyekûn bir cezalandırmaya dönüşen bu saldırılara ve bu sırada ödediği büyük bedellere rağmen sermaye devletine boyun eğmeyen Kürt halkının yiğit direnişini içtenlikle selamlamakta, tüm meşru istemlerini kararlılıkla desteklemekte, Türkiye işçi sınıfını ve emekçilerini Kürt halkının ulusal özgürlük ve eşitlik mücadelesine omuz vermeye, saldırılar karşısında onunla eylemli biçimde dayanışmaya çağırmaktadır.

Fakat öte yandan, bedelleri ağır bu mücadelenin halen en büyük zaafının çözüme götürecek bir devrimci stratejik çizgiden yoksunluk olduğu gerçeğinin de altını çizmektedir. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik, kurulu sermaye düzeninin doğasına aykırıdır. Bu haklı istemlerde ısrar edilecekse eğer, sermaye düzeni ile uzlaşmaya dayalı anayasal reformlar çizgisi terkedilmeli, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileriyle omuz omuza birleşik devrimin yolu tutulmalıdır. Dinci-gericilikle sorunun çözülmeyeceği artık anlaşılmış olmalıdır. Bu yol kolay bir yoldur, ama sonuçları ortadadır. Yaşamın acımasız pratiği, bir kez daha gerçek ulusal özgürlüğü ve tam eşitliği elde edebilmenin, bu arada sorunu işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarına en uygun biçimde çözebilmenin biricik yolunun işçi sınıfının merkezinde olduğu birleşik devrim olduğunu kanıtlamıştır. Nitekim partimiz, uzun bir süredir bir yandan işçi sınıfımızı ve emekçi halkları sermaye devletinin dur durak bilmeyen saldırılarına karşı omuz omuza mücadeleye çağırırken, diğer yandan da devrim alternatifini güçlendirmek hedefi ile birleşik devrim mücadelesini büyütme çağrısı yapmaktadır.

Kardeşler, yoldaşlar,

“Ortadoğu halen bir kör dövüşünün yaşandığı, neredeyse herkesin birbirini boğazladığı bir kriz coğrafyası durumunda. Ortaçağ’a özgü büyük bir parçalanma, bölünme, ufalanma var. Farklı dinler, mezhepler, aşiretler, uluslar, etnik azınlıklar, birbirleriyle çatışma içindeler. Emperyalizmin böl-yönet politikasının en zehirli meyvelerini verdiği bir dönemin içindeyiz. Ortadoğu’nun mevcut tablosunda, buradaki siyasal akımlardan hangisi, hangi birleştirici programla ve bu programın taşıyıcısı olabilecek bir sınıf ekseniyle, bu acılı bölgeyi bu tüketici bataktan çekip çıkarabilir? Dinciler mi, milliyetçiler mi, mezhepçiler mi? Bölünmeyi, giderek de çatışmayı yaratan tam da bu eksenler değil mi? Birleştirici program, devrimci sınıf eksenine dayanan kapsayıcı bir program olabilir ancak.

“Biz Türkiyeli komünistleriz; rolümüzü kendi ülkemiz üzerinden oynamak durumundayız. Siz Türkiye’de, Türkiye işçi sınıfı ekseninde devrimci siyasal mücadeleyi geliştirmekte ne denli başarı sağlarsanız, sizi kuşatan bölgede ve tüm dünyada devrimci süreçlerin gelişmesine de o denli katkıda bulunmuş olursunuz. Bu devrimci enternasyonalizmin en asli koşulu ve gereğidir. Kendi gerçek işinizi yapmıyorsanız, kendi asli misyonunuz üzerinden yol almıyorsanız, gerçekte enternasyonalist değilsiniz. Elbette başka ülkelerin devrimi için savaşmak da enternasyonalizmin bir boyutudur ama yalnızca tali bir boyutu. Aslolan, kendi ülkenizde başka ülkeleri rahatlatacak, onların devrimci siyasal süreçlerini güçlendirecek ve hızlandıracak en azami çabayı ortaya koyabilmek, bu doğrultuda anlamlı mesafeler alabilmektir. Bolşevikler Rusya’da Ekim Devrimi’ni zafere ulaştırarak, böylece Batı’nın devrimci işçi hareketi ve Doğu’nun ulusal kurtuluş mücadeleleri için en azamisini yapmış oldular. Muzaffer Ekim Devrimi şahsında Doğu’nun ve Batı’nın devrimci dinamikleri önemli bir dayanağa kavuştu ve ortak bir çığırda birleşti.

“Gerek bölge gerekse Türkiye’deki karmaşık kriz gerçeği üzerinden dönemin devrimci siyasal görevlerine baktığımızda bile, sorun gelip devrimci bir sınıf hareketi geliştirme ihtiyacına bağlanıyor. Yaşananların güncel ağırlığı altında, iyi ama bu ne zaman başarılacaktır, diye sorulacaktır. Bu soruyu, bugünden başlamazsanız hiçbir zaman başarılamaz, biçiminde yanıtlamak durumundayız. Başarmak için bir an ve bir yerlerden başlamak zorundasınız. Devrimciler olarak köklü değişimler ve dönüşümler peşindeyseniz eğer, kısa dönemli çözümler aramayın, bulamazsınız. Acil ve kestirme çözümler peşindeyseniz eğer, o halde kendi varlık nedeninizi, bağımsız bir siyasal akım olmak iddianızı bir yana bırakınız, gidip başkalarının çözümüne omuz veriniz. Ama bağımsız bir siyasal akım olarak kalmak, kendi rolünüzü oynamak, kendi devrimci çözümünüzü gerçekleştirmekse iddianız, kısa dönemli ya da kestirme çözümler bulamazsınız. Sabırla kendi çizginizde, kendi yolunuzu yürümek zorundasınız.

“Bize herhangi bir sınıf hareketi değil, fakat devrimci bir sınıf hareketi gerekli. Görevimiz ne edip edip sınıf hareketini devrimcileştirmektir. ‘Devrimci bir sınıf hareketi için ileri!’, temel şiarımız, temel kaygımız, temel yoğunlaşma noktamız olmalı. İdeolojik tutarlılık açısından, siyasal mücadele açısından, Kürt sorunu açısından, orta sınıf baskısı açısından, boğazlaşmalar içerisinde sürekli kendini tüketen bir bölge olarak Ortadoğu’ya bir çıkış yolu bulabilmek açısından, devrimcileşecek bir işçi sınıfı hareketini tek çıkış yolu olarak görmeliyiz. Türkiye işçi sınıfının ağırlık kazandığı bir sosyal mücadelenin cereyanı, etki ve sonuçlarını kendini çevreleyen tüm bölgelerde gösterecektir.”

Partimizin V. kongresinde dile getirdiği bu düşünceler günümüzde çok daha güncel, çok daha yakıcı bir nitelik kazanmıştır yoldaşlar. Tam da bu nedenle, partimiz önümüzdeki tüm bir döneme ilişkin temel şiarı olan “Devrimci bir sınıf hareketi için ileri!” şiarına hayatiyet kazandırmak için her zamankinden daha büyük seferberlik içinde olacaktır.

Hepinizi, bir kez daha en içten devrimci duygularla selamlıyorum.

Devrimci sınıf hareketi için ileri!

Yaşasın partimiz TKİP!

Şan olsun Ekim Devrimi’nin 99., partimizin 18. mücadele yılına!

Yaşasın proletarya devrimi ve sosyalizm!

kaynak: www.tkip.org