. .
16.11.2018

30.07.2018 12:45


Macron’un Fransa’yı sürüklediği karanlık ve sınıf mücadelesi

Fransa önümüzdeki dönem çok zorlu mücadelelere sahne olacaktır. Macron’un arkasında en büyük Fransız tekelleri olsa ve hâlâ belli bir gücü bulunsa da her şeye ve herkese rağmen “Devrimci Fransa” kazanacaktır.

Avrupa’da koyu bir siyasal gericilik kol geziyor. İşçi ve emekçilerin dişe diş mücadelelerle elde ettikleri tarihsel tüm kazanımlar saldırı altındadır. Temel hak ve özgürlüklerin kırıntılarına dahi aşırı bir tahammülsüzlük sergileniyor. Düne kadar yaşlı kıtanın en büyük övüncü ve üstünlüğü olarak sunulan burjuva demokrasisi artık bir yük olarak görülüyor. En başta parlamento ve anayasal yapılar olmak üzere yerleşik kurumlara, yanı sıra yıllardır siyasal arenada boy gösteren mevcut partilere giderek açık biçimler kazanan güvensizlik, demokratik değerlerin ve teamüllerin gözden düşürülmesi ya da yok hükmünde sayılmasıyla tamamlanıyor. Hem en görkemli burjuva devrimine hem de Paris Komünü gibi ilk proleter devrime sahne olan, bu bakımdan da köklü burjuva demokrasisi geleneği bulunan Fransa gibi bir ülkede dahi, OHAL ve KHK’lar olağan hale gelmiş bulunuyor. Her yerde çıplak bir zor unsuru olarak polisin toplumun önüne sürülmesi yetmiyor, bu adım tepeden tırnağa gestapo zihniyeti ile hazırlanmış yeni polis yasaları ile destekleniyor. Her yerde mevcut devletlerin birer polis devletine dönüşmesi ve demokrasiden uygun adım siyasal gericiliğe geçiş, içinde bulunduğumuz dönemde Avrupa’nın genel siyasal tablosunu oluşturmaktadır.

Fransa’da yeni bir figür

Yukarıdaki tabloyu, dönem içinde öne çıkan yeni yüzler tamamlıyor. Bunlardan en öne çıkanlardan biri de Emmanuel Macron’dur. Macron’un ciddiye alınacak siyasal bir geçmişi ve dolayısıyla bunun ifadesi bir deneyimi bulunmamaktaydı. Ancak, daha başından, genç ve çalışkan bir bankacı olarak finans kapitale kusursuzca hizmet ederek sınıfsal safını belirlemişti. Finans kapitale hizmetteki iştahı ve ihtiraslı kişiliği dikkatten kaçmamış ve yeterli görülmüş olacak ki, daha ileri hizmetlerde bulunsun diye ve bir ilk fırsat olarak, Hollande-Walls hükümeti döneminde göreve çağrıldı.

Dönemin işbaşındaki hükümeti tastamam bir sosyal yıkım ve savaş hükümetiydi. Sözde sosyalist Hollande-Walls hükümetinin ilk icraatı hiçbir sağ hükümetin cesaret etmediği ya da edemediği, Fransız işçi ve emekçilerinin sosyal haklarını tırpanlama amacı taşıyan acımasız bir çalışma yasası hazırlamak oldu. Hazırlayan ise dünün küçük bankacısı Macron’du.

Sonrası biliniyor. Her yerde olduğu gibi Fransa’da da yerleşik kurumlara, mevcut partilere, bilinen ve defalarca denenmiş figürlere güven zayıflamıştı. Koşullarsa yeni yüzleri öngörmekteydi. Fransa’nın büyük burjuvazisi kendisine cesaretle, büyük bir sadakatle ve kusursuzca hizmet edecek, hırslı, ihtiraslı yeni yüzlerin arayışındaydı. Buna en uygun aday Macron’du.

Fransa’da Macron’lu dönem

Fransız büyük burjuvazisinin bu yeni yetme temsilcisi efendilerine verdiği sözlere tam uydu. İşbaşına gelir gelmez işçi ve emekçilere dönük kapsamlı ve acımasız bir saldırıya geçti. Hiç vakit kaybetmeden Fransa’da kendi adıyla anılır olan çalışma yasalarını gündeme getirdi. Söz konusu yasa sadece iş yaşamını MADEF’in istekleri doğrultusunda yeniden düzenlemekle sınırlı bir yasa değil. Fransız büyük burjuvazisi köklü dönüşümler istiyor. Macron’un işçi ve emekçilere dayattığı saldırı tam olarak bu kapsamda bir saldırıdır. Fransız işçi ve emekçilerinin tarihsel tüm kazanımlarını hedefliyor ve köklü bir tasfiye harekatı anlamına geliyor.

Fransa’da yeni bir döneme geçiş hedefli bu saldırı toplumca da doğru algılandı ve tepki gördü. Anında sokağa çıkıldı, grevler, boykotlar, blokaj eylemleri ve siyasal gösteriler birbirini izledi. Nedir ki, bunlar Macron ve ekibini durdurmaya yetmedi. Saldırganlıkta hız kesmeyen Macron hükümeti, anayasanın ancak savaş dönemlerinde başvurulan 149. maddesinin 3. fıkrasına başvurarak, meclisi devre dışı bıraktı ve söz konusu tasarıyı yasallaştırdı.

Bununla da yetinmeyen Macron, Hollande’dan devraldığı OHAL ve KHK uygulamalarını olağan hale getirdi. Ve dahası, Fransız devletinde yapısal olan emperyalist ve sömürgeci ruhu gözle görülür biçimde canlandırdı. Kriz ve savaş bölgelerine dönük emperyalist saldırganlıkta başa güreşmeye başlandı. Her yere asker sevk edildi. Sömürgeler adeta yeniden keşfedildi. Ünlü Fransız diplomasisi yeniden inisiyatif aldı. Ünlü Elysee sarayı yeniden her türden kirli, karanlık ve kanlı ilişkilerin kotarıldığı, şaşaalı mizansenlerin sahnelendiği ve Trump’tan Erdoğan’a, Körfez’in çağdışı kral ve şeyhlerinden Lübnan’ın kukla başbakanı Hariri’ye kadar pek çok kirli şahsiyetin ağırlandığı bir mekana dönüştü.

Emmanuel Macron saldırganlıkta sınır tanımıyor

İçinde bulunduğumuz yılda bu kez de Fransa’da adeta dokunulmazlığı olan demiryolları ve havayollarına dönük acımasız bir özelleştirme saldırısı sahne aldı. Her zamanki gibi reform adı altında sahnelenen bu yeni saldırı dalgası, aynı zamanda sağlık, eğitim, ulaşım, elektrik ve gaz, hukuk ve adalet gibi toplumun her kesimini hedefe koyan genişlikte bir saldırı dalgasıdır. Ve tüm işçi ve emekçilerin geleceğini köklü biçimde karartan bir niteliğe sahiptir.

İlk saldırı dalgasına (çalışma yasası değişiklikleri) karşı olduğu gibi bu saldırı dalgasına da Fransa çapında ardı arkası kesilmeyen grevlerle, boykot ve blokajlarla ve her defasında daha da büyüyen siyasal kitle gösterileriyle karşılık verildi. Sınıf ve kitle hareketinde bu kez bir kararlılık var. Özellikle demiryolu işçileri çok inatçı grevlerle başı çekiyorlar. Ne var ki Fransız burjuvazisinin MADEF’te temsil edilen en iri kesimi ve onların Elysee Sarayı’ndaki yeni yetme temsilcisi Macron da oldukça kararlı davranıyor.

Bu kez de sinsice yaz tatili ve sınıf ve kitle hareketinin durulması, bir biçimde çözülmesi beklendi. Fransa’nın yıllar sonra dünya kupasını kazanması bir başka imkan oldu. Kupa zaferini ilk kutlayan ve havalara zıplayıp şov yapan da Macron oldu. Macron bu kutlamaların sersemletici ortamını fırsata çevirip yeniden saldırı için gaza bastı.

Şimdi de anayasal kurumlar hedef tahtasına konulmak isteniyor. Köklü bir geleneğin ürünü ve ifadesi olan Fransız Anayasası baştan aşağı köklü bir tasfiyeyi bekliyor. Tarihteki en görkemli ve köklü bu devrimin burjuva anlamda var ettiği değerler, gelenekler ve semboller tehdit altında. Ve dahası, Macron’un yeni anayasa reformu dediği şey, yasama, yürütme ve yargı erklerini tek elde toplamayı, demek oluyor ki kuvvetler ayrılığını tedavülden kaldırmayı, parlamentoyu devre dışı bırakmayı vb.ni, yani tüm yetkileri tek adamda toplamayı öngörmektedir. Ve zaten Macron, elbette ki temsilcisi olduğu büyük burjuvaziye hizmette kusur etmeyen “sermayenin demir yumruğu” bir tek adam olmak hırsı ile yanıp tutuşmaktadır. O, tümüyle totaliter bir yönetim hevesi içindedir. Sonuç olarak, Macron, engellenmezse eğer, Fransa’yı geriye, koyu bir karanlığa sürüklüyor.

Fransız işçi ve emekçileri Macron’a geçit vermeyecektir

İstemekle başarmak arasında her zaman bir mesafe vardır. Emmanuel Macron başaramayacaktır. Zira Fransa hem köklü burjuva devrimi ve hem de devrimci sınıf mücadeleleri ve proleter devrimden süzülüp gelen köklü bir geleneği olan bir topraktır. Toplumun hafızasına az çok kazınmış bu köklü geleneği yıkmak öyle kolay değildir. Dahası Macron’un ciddi handikapları da var. Öncelikle Macron gelinen yerde artık yıpranan bir güçtür. Yükseliş durmuştur. Burjuvazinin bir kesiminin ve medyanın bir kesiminin desteğini kaybetmiş bulunuyor. Son dönemlerde, etrafındaki koruması şahsiyet örneği gibi, lümpen takımının videolara düşen skandallarının da tetiklemesi ile, iyiden iyiye eleştirilmeye başlanmıştır.

Öte yandan, Macron, her türlü hile ve rüşvete rağmen demiryolu işçilerinin grevlerini de kıramadı. Bilinen nedenlerle sınıf ve kitle hareketinde bir duralamanın varlığı bir gerçektir. Ancak kavga devam ediyor.

Fransa önümüzdeki dönem çok zorlu mücadelelere sahne olacaktır. Macron’un arkasında en büyük Fransız tekelleri olsa ve hâlâ belli bir gücü bulunsa da her şeye ve herkese rağmen “Devrimci Fransa” kazanacaktır.