. .
22.09.2019

09.02.2017 11:45


Brexit sonrası Avrupa Birliği ve gelecek sorunu

Avrupa Birliği sermayenin birliğine hizmet etmiş bir projedir ve yine ancak o aynı sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet ettiği sürece yaşayabilir, tıpkı sayısız diğer proje, birlik, ittifak vb. gibi.

Kıta Avrupası ülkelerinin, öncelikli olarak da Almanya ve Fransa’nın barış içinde bir arada yaşamasını ve giderek birliğini öngören Avrupa Birliği projesi, İngiltere’de yaşanan referandum ve sonuçlarının ardından büyük bir yara aldı. Nihayet çiçeği burnunda Başbakan Theresa May’in kamuoyuna yaptığı açıklamanın ardından ise başta Berlin olmak üzere üye ülkelerin başkentlerini telaşlı bir bekleyiş sardı. Londra’dan yapılan açıklamanın sonrasında özellikle de Alman Başbakanı Merkel’in ekranlara yansıyan görüntüsü tam anlamıyla bir çaresizliği ve birliğin içine girmiş olduğu çözümsüzlüğü ifade ediyordu. Tek bir cümle ile Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal krizi ifade etmek gerekirse, Avrupa Birliği’nin bir daha asla ve kata bilindik anlamıyla ya da düşünüldüğü gibi Avrupa Birliği olamayacağı gerçeğine işaret edilebilir.

AB’ye sarsıcı darbe

2008 yılından itibaren tüm dünyayı ve haliyle Avrupa’yı da etkisi altına alan küresel mali-finansal kriz, Avrupa Birliği üye ülkeleri için yapısal sorunların artık sürdürülemez boyutlara vardığını ve bu krizin kolayından atlatılamayacağını göstermişti. İlk etapta çeper ülkelerde kendisini daha derinden hissettiren iktisadi kriz ve yarattığı sonuçlar, beklenmedik bir hızla alan genişleterek bütün bir Avrupa’yı (demek oluyor ki Avrupa Birliği’ni) etkisine alarak kuşatmış durumdadır. Ekonomik krizin kontrol altına alınamıyor olması, siyasal alanda da başka birtakım sorunları tetiklemektedir (İngiltere’de yaşananlar). Öyle ki artık sürekli bir kriz ve parçalanma süreci ile karşı karşıya bulunduğumuzu AB için rahatlıkla söyleyebiliriz. Birliğin daha çok çeper ülkeler üzerinden yaşanacak bir takım gelişmelerle zorlu bir dönemece gireceği düşünülürken, İngiltere’de ortaya çıkan Brexit kararı ile çok daha etkili bir sarsılma yaşadığı ve bu sarsılmanın, ne türden sonuçlar yaratacağı henüz çok bilinmemekle beraber yeni bir denklem ortaya çıkardığı kesindir.

İngiltere’nin AB’den ayrılığının hemen ertesinde, üye ülkeler arasında Avrupa ortak pazarı, onun bir parçası olarak gümrük birliği ve ortak para birimini tartışmalı bir hale gelmiştir. Nihayetinde daha çok bir ekonomik birlik ve giderek ortak savunma ve dış politika konularında entegrasyonu tamamlama, onun kurumlarını oluşturma aşamasında İngiltere’nin ayrılık kararı Avrupa Birliği projesi için ölümcül bir darbe olmuştur.

Brexit öncesi ve sonrası süreç Almanya ve İngiltere arasında adeta bir bilek güreşi olarak yaşanmış ve hala da öyle devam etmektedir. Almanya hükümeti cephesinden yapılan açıklamaların, gösterilen tepkilerin çok bir anlam ifade etmediği ve İngiltere’nin kararın arkasında durarak birlikten ayrılığını açıklamasını, Alman sermayesi sineye çekmek durumunda kalmıştır. Her ne kadar bu tutumun İngiltere için sonuçları olacağı ve olması gerektiği konusunda farklı sesler çıkıyor olsa da, alınan bu kararın Avrupa ortak pazarından hâlâ da bir çıkış anlamına gelmediğini de belirtmek gerekiyor. Alman sermaye devletinin bu süreci daha çok sessizlikle geçiştirmeye çalışıyor olması da tamamen bu durumla ilintilidir. Ayrıca Almanya’nın bu sürecin en başından itibaren tek başına Avrupa Birliği gibi davranıyor olması, tarihsel bağlarından ötürü üye ülkeler içinde bir dizi tepkiye de neden olmaktadır. Ayrılık kararı, nedenleri ve yaratacağı sorunlar daha çok İngiltere ve Almanya arasında yürüyen ikili bir süreç olarak yaşanmaktadır. Bu ayrılık sürecinin daha çok bu bağlamda tartışılıyor olmasından da özellikle Alman hükümeti büyük bir rahatsızlık duymakta ve tartışmada daha çok İngiltere’nin neler kaybedeceği yönlü bir algıyla meseleye yaklaşmaktadır. Nihayetinde İngiltere gibi bir ülkenin aldığı karar sonucu AB’ye elveda diyor olması ve ardından Almanya’nın gösterdiği yumuşak tavır, bir yanıyla çaresizliğini yansıtıyor, bir diğer yanıyla da asıl kaybedenin İngiltere olduğu yönlü bir havanın oluşmasına dönük bir tutum olarak anlaşılabilir. Her şeye rağmen İngiltere ile köprüleri atmak istemedikleri, İngiltere’ye ekonomi, güvenlik ve dış politika alanında ihtiyaçları olduğunu dile getirmeleri bir başka paradoksal duruma da işaret etmektedir.

Birliğe üye 27 ülke ve her birinin yaşadığı sorunlar, ekonomik gelişmişlik düzeyleri vb. sebeplerle çıkarları eşitlemek ve eşit egemenlik haklarını güvenceye almak tabii ki hiç kolay değildir. Nihayetinde Avrupa Birliği, sermayenin çıkar birliğidir ve ancak çıkarlarda ortaklaşabildiği ölçüde yaşayabilir. Ayrıca dönemin ruhuna uygun olarak, sermayenin artık Avrupa kıtasında birlikten çok ayrılıklara ve başka bir takım kümelenmelere doğru seyrettiği, Brexit kararıyla daha da bir somutluk kazanmıştır.

AB’nin çıkış arayışları ve karmaşık engeller

Özellikle çevre ülkelerde derinden hissedilen ekonomik kriz ve onunla paralel bir eğri olarak seyreden siyasal krizin yaratacağı tehlikenin farkındalığıyla Brüksel merkezli farklı birlik projeleri çoktandır dillendirilmeye başlanmıştı. Özellikle de AB’nin içindeki risk alanları ve üye ülkelerin iktisadi ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde farklı yapılanmalara gidilmesi gerektiği konusunda tartışmalar yürütülmektedir. Ekonomik krizin pençesinde boğulan Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi ülkeler için düşünülen ikinci bir Avrupa Birliği ve Kuzey Avrupa ülkeleri için düşünülen üçüncü bir Avrupa Birliği projesi (merkezini Almanya ve Fransa’nın tuttuğu) daha esnek bir bağlılığı ifade etmekle beraber birliğin dağılmasını ilk etapta önleyici projeler olarak konuşulmaya başlandı bile. İngiltere’deki referandumun ardından Avrupa Birliği Komisyonu tarafından daha sesli bir şekilde ifade edilen bu tarz çözüm önerileri, Avrupa Birliği’nin gelecek vizyonunu ve içinde bulunduğu derin bunalımı anlatmaktadır.

Alman orijinli sermayenin belirgin üstünlüğü, ekonomik entegrasyonun daha çok onun ihtiyaçlarına göre şekilleniyor olması en başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer üye ülkelerin tepkisine yol açmakta ve en başta da savunma ve dış politika konularında entegrasyonun önünü tıkayarak, ulus devletlerin egemenlik haklarını Brüksel’e teslim etmelerini engellemektedir. 2000’li yılların başından itibaren giderek agresifleşen Alman sermayesi ekonomik gücünün yarattığı olanaklarla, Avrupa Birliği şemsiyesini de çok iyi kullanarak, deyim uygunsa kıta Avrupası ülkelerinin neredeyse tamamını kendisine bağımlı sömürgeler durumuna sokmuştur. Alman burjuvazisinin doymak bilmeyen saldırganlığı ve kirli hesapları ekonomik olarak onunla rekabet gücü olmayan İngiltere ve Fransa gibi ülkeleri de ürkütmeye başlamıştır. Brexit kararı aynı zamanda İngiltere’nin, demek oluyor ki aynı zamanda ABD’nin, Almanya’nın yükselen gücünü frenlemeye çalışan bir tutumu olarak da değerlendirilebilir.

Fransa ve İngiltere’nin daha çok askeri gücüyle dengelemeye çalıştığı AB içindeki egemenlik mücadelesi, Almanya’nın son dönemde bu alandaki hamleleriyle üstünlük elde etmeye çalışması ile ortaklık ipleri de şu an için İngiltere’yle, çok geçmeden de Fransa’yla kopacak gibi görünmektedir. Tarihsel olarak da Fransa ve Almanya’nın çok kolaylıkla karşı karşıya gelebilmeleri, hala da aralarında sınır sorunlarının ve Alsas-Loren (Alsace-Lorraine) gibi tartışmalı bölgelerin olması ve yine son yıllarda Almanya’nın Afrika’daki eski Fransız sömürgelerine dönük hamleleri, birliğin omurgasını oluşturan bu iki ülkeyi bir krizin eşiğine getirebilecek potansiyel tehlikeleri anlatmaktadır. Birinci ve onun tamamlanmamış ve devamı niteliğindeki 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkım Avrupa kıtasında en azından bugüne dek bir barış atmosferinin hakim olmasını bir biçimiyle sağlamıştı. Ne var ki gerici sermaye düzeninin, daha çok da mecbur kalarak tahammül ettiği bu aynı barış atmosferinin ya da aynı anlama gelmek üzere nesnel koşulların sonuna gelinmiş bulunuyor.

Avrupa Birliği’nin en sorunlu alanlarından ve bir dizi anlaşmaya rağmen çözemediği sorunların bir tanesi Ortak Avrupa Ordusu, diğeri de ondan çok bağımsız olmamakla beraber dış politika konusunun da ortaklaştırılamamış olmasıdır. Ekonomik açıdan ortak para birimi, gümrük duvarlarının kaldırılmış olması, ortak pazar vb. parametreler üzerinden bir entegrasyondan bahsetmek mümkün. Ki bu alanda da özellikle eski Doğu Avrupa ve güneydeki kenar ülkelerin aleyhine bir gelişmenin olduğu ve bu ülkelerin rekabet edebilme yeteneğine sahip olamamalarından kaynaklı problemlerin, bırakınız çözülmesini, her geçen gün daha da büyüdüğüne tanık olmaktayız.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonrasında kıta Avrupası güvenliği ABD ve NATO tarafından sağlandı ve halen de bunun böyle olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ne var ki Avrupa Birliği artık bu alanda da inisiyatif almak ve ABD ile NATO’ya olan bağımlılığını azaltmak istiyor. Operasyonel kabiliyeti yüksek bir Avrupa ordusu oluşturmak için üye ülkeler arasında bir dizi anlaşma yapıldı. İlk etapta daha çok NATO’nun merkez karargahında ve onun gölgesinde şekillenen bu ordu giderek varlık koşullarını ve amacını daha tanımlı hale getirmeye çalışarak ondan ayrışmaya başladı. Geride bıraktığımız son on yıl içinde bu ordunun istenilen ve planlanan bir düzeyde gelişememiş olması, AB’ye üye ülkeler arasında da yeni sorun alanları ortaya çıkarmıştır. Üye ülkelerin ortak savunma ordusuna gerekli katkıyı vermiyor olması, ki Lizbon ve Berlin Plus anlaşmaları bunu kağıt üzerinde tanımlamıştır, daha çok ulusal ordularını güçlendirmek için büyük çaplı fonlar ayırıyor olmaları ve de hızla silahlanıyor olmaları başka birtakım arayışları gündeme getirmiştir. Özellikle de Almanya, önümüzdeki yakın dönemde Fransa ile birleşik bir ordu oluşturma konusunda hızlı bir mesafe alamazsa (ki bunun emareleri çok zayıf) çok süratli bir şekilde silahlanmaya gidecektir. Hâlâ da diğer Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında çok geriden geliyor olsa da elindeki imkanlar düşünüldüğünde bu arayı kapatması çok zaman almayacaktır. Yakın zamanda eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in, Alman hükümetine tavsiyelerle dolu makalesinde, “Alman Devleti’nin zaman geçirmeksizin silahlanması ve ordusunu güçlendirmesi gerektiği, aksi takdirde Rusya’nın gücüne karşı durulamayacağı” yönlü çağrıları, hem dönemin ruhunu hem de Avrupa Birliği’nin bu alandaki yetersizliklerini ve handikaplarını anlamak açısından yeterli bir fikir vermektedir.

Yukarıda kısmen değinmeye çalıştığımız Avrupa Birliği güvenlik ve ortak dış politika geliştirme enstrümanları, daha çok da İngiltere’nin bu alanda Birliğin dışında kalmayı tercih etmesiyle istenilen düzeyde olamamıştır. Kuşkusuz İngiltere’nin bu tercihinin gerisindeki en büyük neden İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın Avrupa Birliği’ne siyasal anlamda bağımlılığını engellemek ve olası parçalanmaları önlemektir. İngiltere’nin yumuşak karnı olarak da görülen İskoçya ve Kuzey İrlanda sorunu, Brexit kararının ardından özellikle de Almanlar tarafından alttan alta ısıtılmaya çalışılmaktadır. Tarihi bir arka planı olan bu sorunların yakın gelecekte hem İngiltere hem de Avrupa Birliği’ni (yani Almanya ve Fransa’yı) başka bir denklemle karşı karşıya getirmesi de olasıdır.

İngilizlerin tutumu ABD’nin Avrupa Birliği meselesine nasıl baktığıyla da çok yakından ilintilidir. Özellikle de kıtanın güvenliği ve dış politikasının temel belirleyeni olarak ABD, inisiyatifi kaptırmak istememektedir. Polonya ve Baltık ülkeleri üzerinden yaptığı askeri hamleler sadece Rusya’nın kuşatılması olarak değerlendirilemez. Bunlar aynı zamanda Avrupa Birliği ülkelerine de bir mesaj olarak anlaşılmalıdır.

2017 yılında aynı zamanda Avrupa Birliği’nin merkez ülkelerinde (Fransa, Almanya, Hollanda gibi) genel seçimlerin yapılacak olması ve özellikle de Fransa’da Le Pen’in iktidara gelmesi ile birliğin geleceğinin ne olacağı konusunda Brüksel’de hummalı bir çalışma yürütülmektedir. Bu çalışmaların neler getireceğinden çok bu yıl yapılacak seçimlerin yaratacağı sonuçlar birliğin kaderini ve geleceğini belirleyecektir. İngiltere’nin ardından bir domino efektinin oluşması halinde Avrupa Birliği’nin koca bir yalan olduğu ve üzerine hazin türküler yakılabilecek kadar da sonunun çok uzak olmadığını hep beraber yaşayarak göreceğiz.

Çöken hayaller ve önceleyen uyarılar

Avrupa Birliği üye ülkelerinin hemen hepsinde farklı nedenlerle de olsa birlik karşıtı toplumsal bir muhalefet ve buna öncülük eden siyasal partiler ve inisiyatifler söz konusudur. Avrupa toplumlarında refah düzeyinin giderek geriliyor olması Avrupa Birliği’ne olan inancı da zayıflatmış ve hangi ülkede referandum yapılsa istisnasız hepsinden çıkacak sonuç hemen hemen İngiltere’den farklı olmayacaktır. Avrupa toplumlarının neredeyse tamamında Avrupa Birliği ve onun temsil ettiği değerlere karşı bir güvensizlik, inançsızlık ve biriken bir toplumsal öfke var. İflas eden devlet bankaları, vergi skandalları, önlenemeyen işsizlik, düşük faiz uygulamalarının yarattığı başka birtakım sorunlar ve giderek eriyen bir orta sınıf gerçeği ile beraber son yıllardaki mülteci göçü ve güvenlik sorunları yeni fay hatları yaratmaktadır. Şu an yaşanan bu olguların tamamı siyasal anlamda sağcı popülist partiler tarafından kullanılıyor da olsa, toplumsal anlamda, Avrupa Birliği ve onun değerlerinin sosyolojik bir alıcısının olmadığını da gösteriyor.

Aslına bakılırsa durumun ne kadar vahim olduğunu en iyi yine Avrupa Birliği Komisyonu’nun raporlarından öğreniyoruz. 2011 yılında Avrupa Birliği Komisyonu’nun hazırladığı raporda ekonomik ve sosyal anlamda üye ülkeler içinde bir dayanışma ve fedakarlık yaratılamazsa şayet, birliğin geleceğinin tehlikede olduğu dile getirilmiştir. Yine aynı raporda özellikle de yeni üye ülkeler ve diğerleri arasında ekonomik ve sosyal anlamda bir denge yaratılamazsa, Avrupa Birliği’nin küresel bir güç olarak dünyanın yeniden şekillenmesinde (paylaşılmasında diye okumak gerekiyor) söz söyleme gücünün ve kabiliyetinin olamayacağı büyük bir açıklıkla ifade edilmiştir. Raporun yayınlandığı tarihten bugüne hem Avrupa Birliği hem de dünyadaki diğer başka gelişmeler, bırakalım bir parça iyileşme belirtisi göstermeyi, daha da derin bir kriz halinin, hatta bir çöküşün yaşandığını göstermektedir.

Kapitalist dünya düzeninin en köklü ve en temel sütunlarından biri olarak Avrupa Birliği ve onun bileşenlerinin yaşadığı ve Brexit sonrası daha da belirgin bir hal alan ekonomik ve siyasal kriz kolayından üstesinden gelinebilecek bir süreç değildir kesinlikle. Her ne kadar burjuva medyası Trump ve onun yaptığı açıklamalar etrafında gündem belirlemeye çalışsa da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması ortada birlik diyebileceğimiz bir şey bırakmamıştır. Şüphesiz bugünden yarına dağılacak diye beklemek gerekmiyor, fakat bundan sonraki süreçlerin seyri her açıdan daha çok “önce anavatan” olacak gibi görünüyor. Ayrıca istisnasız bütün birlik üyesi ülkelerde yükselişe gecen gerici ırkçı-faşist partilerin politik anlamda yaratacağı basınç Avrupa Birliği fikri ve değerlerini daha da tartışmalı bir hale getirecektir.

Kapitalizm cephesinde değişen bir şey yok

Sonuç olarak kapitalist dünya düzeninin yaşadığı sorunlar, sistemin sütunlarında açılan yarıklar artık yama tutmayacak kadar büyük ve derindir. Kapitalizme içkin yapısal kriz sendromu hiçbir tedaviye cevap verebilecek durumda olmadığı gibi, sistem artçı yeni sendromlarla bir çöküşe doğru hızla ilerlemektedir. Tarihsel olarak I. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi benzerliklerle kıyaslama yapabileceğimiz ekonomik ve siyasal bir konjonktürün içinde bulunduğumuzu rahatlıkla ifade edebiliriz. O günün dünyası, koşulları, üretim güçleri ve üretim araçları ve çeşitliliği, yasadığımız bu dönemle tabi ki kıyaslanamaz. Ne var ki kapitalizm ve ona has yapısal sorunlar ve yarattığı sonuçlar hiçbir zaman değişmedi ve değişmeyecektir.

İki savaşın yarattığı yıkımın ardından o günün siyasal ve iktisadi düzleminin de etkisiyle mevcut toplumsal bilinç, Avrupa ülkelerinin birliği ve “kardeş halklar” olarak bir çatı altında yaşamaları gerektiğine uygun bir durumdaydı. Tam da böyle bir atmosferde gündeme gelen ve neresinden baksak yarım asırdan fazla bir tarihe sahip olan Avrupa Birliği sermayenin birliğine hizmet etmiş bir projedir ve yine ancak o aynı sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet ettiği sürece yaşayabilir, tıpkı sayısız diğer proje, birlik, ittifak vb. gibi. Kapitalist sistem teorisi, onun iki yüzyıllık pratik tarihi ve de diyalektik mantığı bizi yanıltmayacaksa, çok zaman geçmeden yeni güç dengelerine ve çıkarlara bağlı olarak farklı ittifaklara, birliklere, ortaklıklara vb. oluşumlara gidileceğini söylemek yalnızca bir gerçeğe işaret etmek olacaktır.