. .
22.09.2019

07.02.2017 20:30


Avrupa’da faşist hareketin “zirve”si

Avrupa’da faşist harekete karşı mücadele, işçi sınıfı ve çalışan kitlelerin siyasal sahneye net bir anti-kapitalist perspektifle etkin devrimci bir kuvvet olarak çıkmasını zorunlu kılmaktadır.

Avrupa’daki en belirgin siyasal gelişmelerden bir tanesi, tartışmasız bir şekilde neo-faşist hareketin giderek güç kazanmasıdır. Gündelik gelişmelerin yanı sıra birçok siyasal gösterge bunu dolaysız olarak kanıtlamaktadır. Zaman zaman fiziki saldırılarla ve cinayetlerle, zaman zaman da oy oranlarındaki patlama ve seçim başarılarıyla gündemin baş köşesindeki yerini koruyan ırkçı-faşist hareket, bu kez de Almanya’daki buluşmayla Avrupa’daki politik gündemde önemli bir yer işgal etti. Günlerce haberlere, yorumlara ve analizlere konu oldu.

Almanya’da faşist buluşma: “Yeni bir dünya doğuyor”

Avrupa’nın birçok ülkesinde yükselişe geçen ırkçı-faşist partilerin bazıları Ocak ayının sonlarına doğru Almanya’da toplandılar. Trump’ın ABD’de başkanlık koltuğuna oturmasının ertesi günü, Almanya için Alternatif’in (AfD) lideri Frauke Petry’nin ev sahipliğinde Koblenz’de yapılan konferansa, Fransa’dan Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen, Hollanda’dan Özgürlük Partisi’nin (PVV) lideri Geert Wilders, İtalya’dan Kuzey Birliği Partisi lideri Matteo Salvini ve Avusturya’dan Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Sekreteri Harald Vilimsky katıldı.

“Özgürlükler ve Uluslar Avrupası” (ENF) grubunun, Koblenz’de düzenlediği kongrede bir araya getirdiği faşist şeflerden Le Pen, yaptığı konuşmada 2017’de Fransa, Hollanda ve Almanya’da yapılacak seçimlerde AB’nin hegemonyasına ve neo-liberalizme karşı çıkan partilerin başarılı olacağına duyduğu inancı dile getirdi. Donald Trump’ın seçim başarısından da övgüyle söz eden Le Pen, dünyadaki değişim dalgasının artık engellenemez olduğunu vurgulayarak, “Şu anda eski dünya düzeninin sona ermesine, yeni bir dünyanın doğumuna tanık oluyoruz. Bunda büyük umut ve fırsatlar var. Ulusların dönüşüne tanık oluyoruz”, “tespitinde” bulundu. AB’yi bir “tiranlığa” benzeten Marine Le Pen, AB’nin tahakkümüne son verip, ülkelerin egemenliklerini güçlendireceklerini söyledi. Fransa’da Nisan ayında düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ilk turu rahatlıkta kazanarak, ikinci tura çıkması beklenen Le Pen, konuşmasının devamında, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in mülteciler için açık kapı politikasını sert bir dille eleştirerek, bu kararın Alman halkına sorulmadan alındığını ve Avrupa’yı daha da güvensiz hale getirdiğini iddia etti.

Hollanda’nın Özgürlük Partisi’nin (PVV) lideri Geert Wilders ise kongrede yaptığı konuşmada, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın seçim zaferini överek, “Avrupa’nın yeni bir devrimin başında olduğu”nu dile getirdi ve devamla, “Dünden itibaren artık yeni bir ABD var. Bugün Koblenz’deyiz. Yarın yeni bir Avrupa olacak” iddiasında bulundu. Mart ayında Hollanda’da yapılacak seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı hedefleyen Wilders, büyük göç hareketleri nedeniyle Avrupa medeniyetinin tehdit altında olduğunu, Avrupa’nın İslamlaştığını iddia ederken, Avrupa kimliğini korumak, sığınmacı akınını durdurmak için adımlar atılması gerektiğini söyledi.

Irkçı-faşist şefler, Koblenz’deki konuşmalarında Trump’ın seçim zaferini selamlarken, bunu “Avrupa’da bir uyanışın” izleyeceğini, bu uyanışın da bu yıl içerisinde yapılacak olan seçimlerde kendilerini iktidara taşıyacağını iddia ettiler. ABD’de Donald Trump’ın seçim zaferi ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı sonrasında daha da umutlanan ve pervasızlaşan neo-faşist akımlar, popülist söylemler kullanarak, avro ve sığınmacı krizlerini istismar ederek ve son dönemlerdeki terör saldırılarının yol açtığı korkuyu da örgütleyerek kitle tabanlarını güçlendiriyor, “Yeni bir Avrupa inşa etmek” sloganını yükseltiyorlar.

“Eski dünya düzeninin sona erdiği, yeni bir dünyanın doğmakta olduğu” özlü ifadesinde anlamını bulan ırkçı-faşist propaganda, burjuva parlamenter sistemden ve klasik burjuva partilerinden umudunu kesen, kapitalist krizin yol açtığı sosyal yıkımdan bunalan, yokluğun ve yoksunluğun pençesinde bulunan ve bunun için de sosyal hoşnutsuzluğu büyüyen işçi ve emekçi kitlelerde yankı yaratabilmektedir. Irkçı-faşist partiler böylelikle bu kesimlerin arayışını yabancı düşmanı ırkçı söylemlerle ve sosyal sorunların başarılı kullanımıyla kucaklamaya çalışmaktadırlar. Devrimci bir seçeneğin halen olmadığı bugünkü koşullarda bunda başarı sağladıkları da somut olgular üzerinden gözlemlenebiliyor. “Yeni bir Avrupa’yı inşa etmek” işsizliğin, geleceksizliğin, yoksulluğun, toplumsal ve sosyal sorunların büyüdüğü bugünkü Avrupa’nın karşısına konulan bir seçenek, bir gelecek perspektifi olarak emekçi kitlelere sunulmaktadır.

Avrupa’daki “sağcı popülist” partilerin Koblenz’de ortak kongre düzenlemesi, kimi çevrelerde “AB’nin temellerini sarsabilecek” yeni bir ittifakın oluşmakta olduğu, kimi çevrelerde ise Avrupa’da yeni bir “aşırı sağ cephe”nin kurulmakta olduğu endişelerine yol açmış bulunuyor. Burjuva basın ise olup bitenleri olağan gösterip burjuva demokrasisinin ve düşünce özgürlüğünün bir sonucu olarak göstermekte, ortak buluşmayı basit bir gövde gösterisi girişiminde bulunmak olarak sunmaktadır. Neo-faşist hareketlerin yürüyüş, konferans ve kitle toplantıları gibi önemli politik kitle etkinliklerini ve elbette ki seçim başarılarını “popülist sağ” ya da “aşırı sağ” gibi kavramlarla masumlaştırıp demokrasinin vazgeçilmezi olarak sunmaya çalışmak, burjuva basının değişmez tutumudur.

Avrupa’daki faşist akımların örgütlenmelerini ve çalışmalarını uluslararası düzeyde işbirliği çerçevesinde sürdürmek ve bu amaçla uluslararası ortak platformlar kurmak için birçok girişimlerde bulundukları biliniyor. Yakın tarih bile bunun sayısız örneklerine tanıklık etmektedir. Koblenz buluşması bu tür girişimleri yeniden hatırlatmış ve gündemleştirmiş oldu. Koblenz gibi benzeri bir girişimin 2012 yılında Danimarka’da da gündeme geldiğini ayrıca hatırlatmış olalım. İngiltere, Bulgaristan, Norveç, Fransa, Polonya, Almanya, Finlandiya gibi, Avrupa’nın 10 ülkesinden ırkçı-faşist örgütler bir araya gelerek ortak gösteri düzenlemiş ve bundan böyle artık birlikte hareket etme planları için ilk adımı attıklarını ilan etmişlerdi.

Kapitalizmin göbeğinde büyüyen tehdit: Faşizm

ABD’deki son başkanlık seçimleri ve İngiltere’deki Brexit de dahil son yıllarda Batı Avrupa ülkelerinin toplumsal yaşamından yansıyanların yanı sıra, seçimler gibi bilinen klasik politik göstergeler, kamuoyu araştırmaları ve faşist saldırılardaki tırmanış gibi olgular, burjuva basının ve birçok burjuva gözlemcinin “aşırı sağ” ya da “politik radikalleşme” olarak sunulan faşist tırmanışın somut yükselme seyrini gösteren çarpıcı veriler sunuyor. İlgili partilerin aktif kitle desteği, ulaştıkları oy potansiyeli ve gösterdikleri seçim başarıları bunun somut göstergelerinden başlıcalarıdır.

Almanya’da örgütlü faaliyet gösteren irili-ufaklı ırkçı-faşist akımların yanı sıra NPD ve Almanya için Alternatif (AfD) gibi faşist partiler oy potansiyellerini sürekli arttırmaktadırlar. AfD de Almanya’da mülteci kriziyle birlikte yükselişe geçerken, Eylül’de yapılacak seçimlerde ilk kez Federal Meclis’e girmeyi hedefliyor. NPD’nin ise meclise girmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Fransa’da Front National (Ulusal Cephe), ülkenin en büyük gücü haline gelmiş bulunuyor ve bu yıl yapılacak başkanlık seçimlerinde son tura kalma şansına sahip olduğu söyleniyor. Marine Le Pen’in başkanlığını yaptığı Front National’in oy oranı yüzde 28 dolayında ve bu yılki seçimleri kazanacağına inanılıyor. Avusturya, Avrupa’da ırkçı-faşist partilerin en güçlü olduğu ülke olarak görülüyor. 2000 yılında Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), o dönemki lideri Jörg Haider ile oylarını yüzde 30’lara ulaştırmıştı. Parti, şimdiki başkanı Heinz Christian Strache ile eski gücüne kavuşmuş bulunuyor. 2014’te yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 4 koltuk kazanmayı başarmıştı. Hollanda’da Hollanda Özgürlük Partisi, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde barajı aşmış, oy potansiyelini yüzde 13,3’e taşımıştı. Yapılan son bir ankete göre özellikle de mülteci krizinden sonra oy oranını yüzde 30’lara ulaştırmış bulunan bu parti, ülkenin en büyük siyasi partilerinden biri haline gelmiş bulunuyor. İngiltere’deki ırkçı Bağımsızlık Partisi (UKİP), geçtiğimiz yıl oyların yüzde 13’ünü alarak en büyük üçüncü parti oldu. Oy oranının sürekli yükseldiği iddia ediliyor. Danimarka’daki Danimarka Halk Partisi, 2015’te yapılan seçimlerde oyların yüzde 21,1’ini elde etti, 37 milletvekiline sahip ve meclisteki en büyük ikinci parti. İtalya’daki ırkçı partilerden biri olan Lega Nord defalarca koalisyon ortağı olarak hükümetlerde aktif görev yaptı. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oyların yüzde 6,2’sini elde etti. Son anketlere göre oy oranı yüzde 15. İsveç, ırkçılığın hortladığı ülkelerden biri. İsveç Demokratları Partisi’nin oy oranı yaklaşık yüzde 20’ye ulaşmış ve bu sonuçla meclisteki üçüncü büyük parti konumunu kazanmış bulunuyor.

Kısa tutma kaygısıyla burada belirtilmeyen daha bir dizi ülkedeki neo-faşist gelişmeler de tabloya eklendiğinde tekelci burjuvazinin “sağ popülizm” dediği faşist tehlikenin ulaştığı boyutlar daha somut görülmüş olur. 1930’lu yıllarda İtalya ve Almanya’da başlayan, giderek Avrupa’yı girdabına alarak insanlığa korkunç bir vahşet yaşatan faşizm, 80 küsur yıl aradan sonra yine aynı topraklarda, yani Avrupa’da bir tehlike haline gelmiş bulunuyor. Birçok yorumcu ve gözlemci faşist hareketteki güncel gelişmeyle 1920 ve 1930’larda yükselen faşizm arasında benzerliklere işaret edip paralellikler kurmak zorunda kalıyorlar.

Kapitalizmin dolaysız bir ürünü olan faşizmin, 20. yüzyılda iktidara geldiği kapitalizmin merkezinde bir kez daha yeniden bir tehdit olarak insanlığın gündemine girmiş olması elbette ki rastlantı değildir. Her şeyden önce kapitalizm buna potansiyel olarak gebedir ve faşizm onun öz ürünüdür. Güncel nedenleri ise kapitalizmin aşılamayan krizi ve onun yol açtığı çok yönlü toplumsal ve sosyal yıkımdır, büyüyüp derinleşen sorunlar yığınıdır. Özetle geçmiş yüzyılda faşist hareketi iktidara taşıyan koşulların hemen hepsi bugünkü ağır kapitalist buhran koşullarında da mevcuttur ve tekelci burjuvazi krize bir yanıt olarak onu hazırlamaktadır. Yazık ki insanlık, kapitalizmin en iğrenç, en vahşi ve en tiksindirici yüzü olan faşizmle bir kez daha karşı karşıya gelmektedir.

Faşizmin panzehiri ve alternatifi: Devrimci sınıf hareketi

Kronikleşen buhranın yol açtığı işsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, geleceksizlik vb. olgular sınıf ve emekçi kitlelerde öfke ve hoşnutsuzluk biriktirmekte ve onları arayışa itmektedir. Fakat yazık ki, kapitalist sistemin ürettiği ve dolaysız olarak sorumluluğunu taşıdığı sosyal çürüme ve bunun yol açtığı sosyal hoşnutsuzluk kapitalist sistemin kendisine yönlendirilemiyor. Sayısız faktörlerin yanı sıra devrimci önderlik boşluğunun bulunduğu bugünkü koşullarda bu henüz başarılamıyor. Sınıf ve emekçilerin yaşadıkları hoşnutsuzluk ve öfke devrimci bir alternatife dönüşemediği koşullarda faşist hareketin gelişme imkanına dönüşebilmektedir.

Kriz, devrimin koşullarını ve imkanlarını olduğu gibi karşı-devrimin imkan ve koşullarını da yaratan objektif zemindir. Devrimci teorinin yanı sıra geride kalan tarih ve bugünün gelişmeleri bunu kanıtlamış bulunuyor. Neo-faşist akımlar da bu gerçeğin tümüyle farkındadırlar. Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’in “Eski dünya düzeninin sona ermesine, yeni bir dünyanın doğumuna tanık oluyoruz. Bunda büyük umut ve fırsatlar var” demesi, kendi cephelerindeki bilinç açıklığının ifadesidir. Onlar bu bilinç açıklığıyla davranmakta, “büyük umut ve fırsatları” her yol ve yöntemi kullanarak en etkin bir şekilde değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Elbette ki tekelci burjuvazinin cömertçe desteklerini de arkalarına alarak...

Fakat her şeye rağmen meydan faşist harekete terk edilmiş de değildir. Irkçı-faşist hareketin hemen her politik etkinliği ve eylemi binlerce, on binlerce kişi tarafından protesto edilmekte, “faşizm bir daha asla” şiarıyla faşist güruhun yürüyüşleri engellenebilmektedir. Koblenz buluşmasının da aynı kitlesel tepkinin hedefi haline geldiğini biliyoruz. Yanı sıra faşist hareketi dizginleyecek ve püskürtecek toplumsal ve siyasal güçler elbette ki fazlasıyla mevcuttur. Sorun, bu toplumsal-siyasal güçleri açığa çıkarmak ve siyaset sahnesine etkin bir taraf olarak çekebilmektir. Bunun imkanlarının oluştuğu tarihsel bir dönemeçten geçiliyor. İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketi son yıllarda yaygınlık ve canlılık bakımından önemli çıkışlar yaşıyor. Kapitalizmin icraatları işçi sınıfı hareketini yıldan yıla geliştirip güçlendiriyor. Avrupa ülkelerinin hemen tümünde yaşanan yaygın direnişler, grevler ve genel grevler bunun kanıtıdır.

Avrupa’da faşist harekete karşı mücadele, işçi sınıfı ve çalışan kitlelerin siyasal sahneye net bir anti-kapitalist perspektifle etkin devrimci bir kuvvet olarak çıkmasını zorunlu kılmaktadır. Faşist harekete karşı mücadele, kapitalizme karşı verilecek mücadelenin ayrılmaz bir boyutunu oluşturduğu ve bu mücadele devrimci bir işçi hareketi önderliğinde geliştiği durumda gerçek karşılığını bulacak ve sonucu da bu belirleyecektir.